Ukala mı Üstat mı?

İslam tarihi boyunca binlerce kitap yazılmıştır. İslam âlimleri, yazdıkları kitapların giriş kısmında genellikle “Allahuâlem” ifadesini kullanmışlardır. Bu ifade, “Ben bu kitabı yazdım; ancak içinde yer alan düşünceler bana aittir. Bunların ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğunu en iyi Allah bilir.” demenin kısa bir özetidir. Günümüzde de bazı yazarlar aynı geleneği sürdürürken, bazıları nezaket gereği “Doğrular Allah’tan, yanlışlar bendendir.” ifadesini eklemektedir.

Bu yaklaşım, insan aklının sınırlı olduğunu kabul etmenin ve “Ben bu kadarını anlayabildim.” diyebilmenin güzel bir örneğidir.

Kültürümüzde böyle bir nezaket anlayışı olduğu gibi, kendi yazdıkları hakkında “Vahyin geldiği yerden geliyor.” diyecek kadar ileri gidenler de olmuştur. Tarih boyunca, hurafelerini bu yöntemle pazarlayan birçok kişi görülmüştür. Özellikle tasavvuf geleneğinin temel eserleri arasında kabul edilen bazı kitapların yazarlarının da benzer iddialarda bulunmuş olması dikkat çekicidir.

Kendini Öven Ukala

Sürekli kendisini öven kişiye “ukala” denir. Kendisini ve yazdıklarını sürekli övenlerden biri de Said Nursî’dir.

Bir kimsenin, “Başka eğitim kurumlarında on yılda öğrenilebilecek ilimleri, benim kitaplarım sayesinde on haftada öğrenebilirsiniz.” dediğini duysanız, muhtemelen onu ukala bulur ve yanından uzaklaşırsınız. Ancak aynı iddiayı kendi eserleri için ileri süren kişi, ülkemizde “Bediüzzaman” olarak anılmaktadır.

Bazı özel kurslar, daha fazla öğrenci çekebilmek için “hızlandırılmış programlar” açarlar. Normal şartlarda sekiz ay süren dersleri iki ay içinde öğretme vaadinde bulunurlar. Said Nursî ise, Sikke-i Tasdik-i Gaybî adlı eserinde, on beş-yirmi yılda öğrenilebilecek bilgilerin beş-on hafta içinde öğrenilebileceğini ileri sürmektedir.

“Eflatun, Aristo, İbn Sînâ, İbn Rüşd ve Fârâbî gibi insanlık tarihine düşünceleriyle damga vurmuş insanların boğulduğu denizlerde ben ıslanmadım bile.” diyecek kadar kendisini öven başka bir kişi var mıdır, bilmiyorum.

Tevazuya Ne Oldu?

Birçok yazar, yazdığı kitap için büyük emek verdiğini söyler. Kırk veya elli yıllık birikiminin sonucu olarak böyle bir eser ortaya koyduğunu ifade etmesi de doğaldır. Bazı yazarlar ise, meşhur isimlerin talebesi olduklarını söyleyerek kendi eserlerinin önemini öne çıkarmaya çalışırlar. Ancak bir yazar, eserinin “mükemmel” olduğunu, eşi ve benzeri bulunmadığını iddia etmeye başlarsa, buna şımarıklık, kendini beğenmişlik veya ukalalık denir.

Said Nursi ise daha ileri iddialarda bulunmaktadır. Yazdığı eserlerin Allah tarafından yazdırıldığını, Kur’an’da kendi eserlerinin müjdelendiğini söylemektedir. Bu hadsizliği aklınız alıyor mu? İmanınız, buna itiraz etmeniz gerektiğini söylemiyor mu?

Ayrıca, Peygamberimiz, Hz. Ali ve Abdülkadir Geylânî tarafından eserlerinin tasdik edildiğini de ileri sürmektedir. Hz. Ali tarafından kendi eserlerinin müjdelendiğini iddia eden başka biri gelmiş midir, bilmiyorum. Müslüman tevazusu veya âlim tevazusu denilebilecek ahlaki değerlere sahip olmayan birisidir Said Nursi.

Kabirde Risale!

Yıllarca Cübbeli Ahmed’in “kabir azabından koruyan kefen” ticareti konuşuldu. Ancak bu konuda Cübbeli Ahmed yalnız değildir. Said Nursi, kabirde sorgu meleklerine Risale-i Nur ile cevap verileceğini iddia etmiştir.

Şöyle demektedir:

“Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesi vefat edip kabirde Münker ve Nekir’in, ‘Men Rabbüke?’ (Senin Rabbin kimdir?) sorusuna muhatap olunca, kendisini medresede zannedip nahiv ilmiyle cevap vererek, ‘Men mübtedadır, Rabbüke onun haberidir. Müşkül bir meseleyi benden sorunuz; bu kolaydır.’ dedi. Böylece hem melekleri, hem hazır bulunan ruhları, hem de olayı müşahede eden keşfü’l-kubur sahibi bir veliyi güldürdü ve rahmet-i İlâhiyeyi tebessüme getirdi. Azaptan kurtulduğu gibi, Risale-i Nur’un bir şehit kahramanı olan merhum Hâfız Ali de hapiste Meyve Risalesi’ni büyük bir aşkla yazıp okurken vefat etmiş, kabirde sorgu meleklerine mahkemedeki gibi Meyve Risalesi’nin hakikatleriyle cevap vermiştir. Ben de ve Risale-i Nur talebeleri de, o sorulara karşı Risale-i Nur’un parlak ve kuvvetli delilleriyle, gelecekte hakikaten, şimdi ise manen cevap verip onları tasdike, takdire ve tebrike sevk edeceğiz, inşallah.” (Âsâ-yı Mûsâ)

Başka bir yerde ise şöyle denilmektedir:

“Merhum şehidin, kuvvetli emarelerle kabrinde Risalelerle meşgul olduğu ve sorgu meleklerine Risale-i Nurlar ile cevap verdiği…” (Lem’alar)

Yalan İçinde Yalan!

İslam tarihinde aklı başında hiçbir müfessir, kendi yazdığı tefsiri Said Nursi kadar övmemiştir. Nurcuların en büyük iddialarından biri de, Risalelerin yüzyılın en büyük tefsiri olduğunu ileri sürmeleridir. Bu konudaki en büyük hata, üstat kabul ettikleri Said Nursi’nin her yazdığına adeta ilahî bir metin muamelesi yapmalarıdır.

Said Nursi’nin eserlerinin tamamında yaklaşık altı yüz ayetin tefsiri bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle, Kur’an ayetlerinin yaklaşık yüzde onluk kısmı hakkında görüşlerini kaleme almıştır. Buna rağmen kendi yazdıklarını Kur’an ile eş değer görebilmektedir.

Şöyle demektedir:

“Risale-i Nur, Kur’an’ın bu asırdaki en yüksek ve en kutsî tefsiridir. Hakikatleri semavîdir, Kur’anîdir. O hâlde Kur’an okundukça o da okunacaktır.” (İşârâtü’l-İ’câz)

“Evet, bu asırdaki insanları saadete kavuşturacak eser ancak Risale-i Nur’dur. Bu hüküm, Nur Risalelerini okuyanların kesin kanaatidir. Nasıl Kur’an-ı Kerim’e sarılanların dünya ve ahiretleri mamur olursa, onun parlak ve yüksek bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup onunla amel edenler de hakiki saadete erişeceklerdir.” (Rehberler)

“Bunlar (Risaleler), doğrudan doğruya menba-ı vahiy olan Zât-ı Pâk-i Risalet’in manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelûtiye, Mesnevî-i Şerif, Fütûhu’l-Gayb ve benzeri eserler de bu nevidendir. Bu kutsal eserlere o zatlar ancak tercüman hükmündedirler.” (Tarihçe-i Hayat)

“Risale-i Nurlar, ne Doğu’nun kültüründen ve ilimlerinden ne de Batı’nın felsefe ve bilimlerinden alınmış ve iktibas edilmiş bir nurdur. O, gökten inmiş Kur’an’ın, Doğu’nun da Batı’nın da üstünde bulunan Arş’taki yerinden alınmıştır.” (Şualar)

“Minareyi çalan kılıfını uydurur.” derler. Said Nursi de söylediği iddialara insanları inandırmak için başka iddialar ileri sürmektedir. Rüyalarını, talebelerini, şoförünü ve komşularını kendisine şahit göstermesi de ayrı bir dikkat çekici durumdur.

Daha dikkat çekici olan iddialarından biri ise, Hz. Ali’nin kendisini müjdelediğini ileri sürmesidir.

Said Nursi, ileri sürdüğü görüşlere müritlerini ikna etmek için Hz. Ali’yi de delil olarak kullanmaktadır. Hz. Ali’ye “Sekîne” adında bir kitap indirildiğini, geçmişe ve geleceğe ait bütün ilim ve sırların bu kitapta bulunduğunu ve orada Risale-i Nurlar’a işaret edildiğini söylemektedir.

Sikke-i Tasdik-i Gaybî adlı eserinde özetle şöyle demektedir:

“Hazret-i Cebrail, Sekîne adıyla bir sayfada yazılı bulunan İsm-i Âzam’ı, Peygamberimizin yanında Hz. Ali’nin kucağına düşürdü. Hz. Ali şöyle diyor: ‘Ben Cebrail’in şahsını yalnız gökkuşağı şeklinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım ve bu isimleri içinde buldum.'”

İsm-i Âzam’dan söz ettikten sonra bazı olayları anlatarak şöyle demektedir:

“Dünyanın başından kıyamete kadar olan ilimler ve önemli sırlar bize, tanıklık derecesinde açıldı. Kim ne isterse sorsun. Sözümüzden şüpheye düşenler zelil olurlar.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî)

Said Nursi, dünyanın başlangıcından kıyamete kadar olan bütün ilimlerin ve önemli sırların yazılı olduğu bir kitabın Hz. Ali’ye verildiğine inanmaktadır.

Cebrail’in Hz. Ali’ye böyle bir kitap verdiğini kabul etmek, onu peygamber kabul etmek anlamına gelmez mi?

Zehirlenme Palavrası

İlk gençlik yıllarımızda bize anlatılan fantastik kerametlerden biri de, Said Nursi’nin defalarca zehirlendiği, her seferinde koltuk altından çıkan bir yaradan zehrin aktığı ve bu sayede ölmediği iddiasıydı.

Said Nursi’nin kerametlerine ve çeşitli iddialarına açıklama getirmek amacıyla kurulmuş bazı internet sitelerine göre, Said Nursi 1923 yılından 1956 yılına kadar yirmi bir defa zehirlenmiştir. Bu sayıyı on sekiz olarak verenler de vardır, yirmi sekiz diyenler de. “Zehirlenmeye çalışılmıştır.” demiyorlar; zehrin verildiğini, ancak etkili olmadığını anlatıyorlar.

Said Nursi’ye göre bunu yapmaya çalışanlar, “Kökü Avrupa’da bulunan ve uzantıları bize kadar gelen gizli zındıka komitesi”dir. Sanki bütün dünya, Said Nursi’yi susturmaya ve zehirlemeye çalışmaktadır!

Aklını kullanma melekelerini kaybettikleri için Nurcuların bu konular üzerinde düşünmediklerini düşünüyorum. Ancak düşünen gençler için bazı basit sorular sormak istiyorum.

Madem herkes Said Nursi’yi öldürmeye çalışıyor, neden sadece zehirleme yöntemine başvuruyor? İnsan öldürmenin veya suikast düzenlemenin başka yolları yok mudur? Üstelik cezaevinde bulunan bir insan için!

Nurcuların anlattıklarına göre, 1923 ile 1956 yılları arasında birçok kez zehirleme girişiminde bulunulmuştur. O yılların, özellikle ilk on beş yılı, devletin yeni kurulduğu dönemlerdir. İstiklal Mahkemelerinde birçok insan yargılanmış, bazıları idam edilmiştir. O yıllarda idamlar, halkın gözü önünde, meydanlarda gerçekleştiriliyordu. Said Nursi’yi zehirleyerek öldürmeye çalışanlar, onu meydanda idam etmekten neden çekinsinler?

Psikiyatrist Okusa!

Said Nursi’nin kendi hayatını anlattığı Tarihçe-i Hayat adlı eserini veya Sikke-i Tasdik-i Gaybî isimli kitabını okuyan bir psikiyatrist, bu eserlerin yazarı hakkında “Parafreni hastalığına ait belirtiler göstermektedir.” şeklinde bir değerlendirme yapar mı, bunu uzmanlar tartışır.

Parafreni adı verilen psikiyatrik rahatsızlığın bazı belirtileri arasında halüsinasyon görme, kendini aşırı derecede önemseme, mistik hezeyanlar ve kişinin kendisini olağanüstü bir konumda görmesi gibi durumlar sayılmaktadır. Bunun yanında, bu rahatsızlığa sahip kişilerde kendilerine kötülük yapılacağına dair yoğun korkular da görülebilmektedir.

Bir parafreni hastasını “Bediüzzaman” olarak gören Nurculara Allah şifa versin!

 

Sait ÇAMLICA

Eğitimci Yazar