Bazen bir sohbet sırasında duyduğunuz tek bir cümle, günlerce zihninizden çıkmaz. Birkaç hafta önce, içinde Diyanet’te görev yapan iki imamın da bulunduğu bir arkadaş grubunda oturuyorduk. Sohbet bir ara insanların geçim sıkıntılarına geldi. İçlerinden biri, “İnsanlar çok nankör Sait abi. Çok şükürsüz bir toplum olduk.” diyerek söze başladı. Ardından sabırdan, şükürden, idare etmekten, dünyanın bir imtihan yeri olduğundan söz etti.
Söylediklerinin tamamı kulağa dinî açıdan doğru gibi gelebilirdi. Ama benim aklıma başka bir soru takıldı: Bu sözleri söyleyen insan, hayatın hangi tarafından konuşuyordu?
Sohbetin bir yerinde kendisine, “Sen kaç lira maaş alıyorsun?” diye sordum. İstanbul’da görev yaptığını bildiğim imam, 80 bin liranın üzerinde maaş aldığını söyledi. Ardından, “Peki, kaç lira kira ödüyorsun?” diye sordum. “Ben kira ödemiyorum.” dedi. Nedenini sorunca da kira bedelini cemaatin topladığı parayla ödediğini söyledi.
Bu soruları sorarken vereceği cevapları biliyordum ama neden sorduğumu anlasın diye sormuştum. Çünkü 2026 yılında Türkiye’de net asgari ücret 28.075,50 lira. Yani bir işçinin eline geçen aylık ücret, söz konusu imamın ifade ettiği maaşın yaklaşık üçte biri kadar… Üstelik bu işçinin kira, elektrik, su, ulaşım, çocukların eğitim masrafları, mutfak ve sağlık giderleri gibi bütün yükleri kendi omuzlarında.
Üstelik mesele yalnızca asgari ücret de değil. TÜRK-İŞ’in 2026 Haziran araştırmasında dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için gereken aylık gıda harcaması 35.759 liraya, gıda dışındaki temel ihtiyaçlarla birlikte hesaplanan yoksulluk sınırı ise 116.478 liraya ulaşmıştı. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti bile 46.248 lira olarak hesaplanmıştı. İstanbul’daki kira gerçeğini de unutmayalım. 2026 verilerinde İstanbul’da ortalama kira 43 bin liranın üzerine çıkmış durumda.
Şimdi siz düşünün: 28 bin lira civarında maaş alan bir işçi… İstanbul’da 40 bin liranın üzerinde kira… Üç çocuk… Market, elektrik, su, doğalgaz, ulaşım, okul masrafları… Ve karşısında 80 bin liranın üzerinde maaş alan, üstelik kira bedeli cemaat tarafından karşılanan bir din görevlisi… Sonra bu insana dönüp: “Şükret. Sabret. İdare et. İnsanlar çok nankör oldu.” demek ne kadar kolaydır?
Yoksulluğu anlatmak başka, yoksulluğu kutsallaştırmak başka şeydir. Bir insanın ekmeği yetmiyorsa, çocuğunun ihtiyacını karşılayamıyorsa, kirasını ödeyemiyorsa, borç batağında nefes alamıyorsa önce onun derdini anlamak gerekir.
İnsanların ekonomik problemlerini hemen “şükürsüzlük”, “sabırsızlık” veya “iman zafiyeti” olarak açıklamak, dinî bir çözüm değil; toplumsal gerçeklikten kopuştur.
Üstelik bunu söyleyen kişinin kendi hayatındaki ekonomik şartlarla karşısındaki insanın şartları arasında uçurum varsa, sözün ağırlığı daha da artar. Din görevlisinin görevi kolay cümleler kurmak değil, insanın yükünü anlamaktır.
Cahil Müderrisler
Aynı sohbet sırasında diğer imam arkadaşımız da Türkiye’deki ahlaki problemlerin sebebinin Millî Eğitim’deki müfredat olduğunu savundu. Sonra bütün ciddiyetiyle şu cümleyi kurdu: “Okullarda çocuklara 32 farz ezberletilmiş olsaydı, bu kadar ahlaksızlık olmazdı.” Şaka yaptığını düşündüm.
Çünkü okullarda din eğitimi verildiğini, çocukların dinî bilgiler öğrendiğini, 32 farzın da yıllardır din eğitimi alan çocukların önüne konulan temel ezberlerden biri olduğunu biliyorum. Fakat arkadaşım şaka yapmıyordu.
Daha sonra kendisinin yıllardır hafız yetiştirdiğini söyledi. Türkiye’de yaklaşık 80 milyon insan olduğunu, 150 bin civarında hafız bulunduğunu belirterek, “150 bin değil de 1 milyon 500 bin hafızımız olsaydı bu ülke bu halde olmazdı.” dedi.
Ciddi olduğunu anlayınca kendimi tutamadım. “Ne yapacaksın o kadar hafızı?” diye sordum. Çünkü mesele hafız sayısı değildir. Mesele 32 farzın ezberlenip ezberlenmemesi de değildir. Mesele, ezberlenen bilginin hayata dönüşüp dönüşmemesidir.
Bir insan Kur’an’ı ezberleyebilir ama adaletsiz olabilir. Bir insan yüzlerce dinî bilgiyi ezberleyebilir ama yoksulun hâlini anlamayabilir. Bir insan binlerce sayfa metni zihninde tutabilir ama karşısındaki insanın acısını okuyamayabilir.
İşte benim yıllardır üzerinde durduğum mesele tam olarak budur: Din eğitimi, yalnızca hafıza eğitimi değildir. Eğer öyle olsaydı, dünyadaki bütün ahlaki problemlerin çözümü daha fazla ezberci eğitim vermek olurdu.
O zaman fakültelere, üniversitelere, hukuk sistemlerine, ahlak eğitimine, sosyolojiye, psikolojiye, ekonomiye ihtiyaç kalmazdı. Sadece daha fazla insana ezber yaptırır, hafız yapardık. Ama hayat böyle işlemiyor.
Ömrünü medrese de eğitim alıp eğitim vermeye adamış bu insanların, nasıl bu kadar cahil kalabildiklerine bir kez daha şahit oluyordum.
Beni asıl düşündüren başka bir çelişki daha vardı. Bu iki arkadaşın da geçmişte İsmailağa çevresindeki medrese eğitimlerinin içinde bulunduğunu biliyordum. Daha sonra medreselerde yaşanan bazı sıkıntılar sebebiyle ayrılıp Diyanet’e geçmişlerdi.
Anlattıklarımdan anladığım kadarıyla o dönemlerde ekonomik sıkıntılar da yaşamışlardı. Düşük ücretler, düzensiz ödemeler ve geçim sıkıntıları… Yani aslında hayatın ekonomik tarafını hiç bilmeyen insanlar değillerdi. Tam tersine, bir dönem kendileri de o sıkıntıların içinden geçmiş insanlardı. İşte bu yüzden söyledikleri bana daha da ağır geldi.
İnsan kendi yaşadığı sıkıntıları unutunca, başkasının yaşadığı sıkıntıyı kolayca “şükürsüzlük” diye adlandırabiliyor demek ki.
Ölmek İsteyen Asgari Ücretli Baba
Aradan birkaç hafta geçti. Bir arkadaşım sosyal medya hesaplarımdan birine, üç çocuk babası ve asgari ücretle çalışan bir işçinin valiye yazdığı mektubu gönderdi.
Mektubu okuduğumda içim daraldı. Adam çocuklarına bakamamaktan, babalık görevini yerine getirememekten, geçim derdinden ve çaresizlikten söz ediyordu. Öyle bir noktaya gelmişti ki kullandığı ifadeler, insanın hayat karşısında ne kadar ağır bir çaresizliğe sürüklenebileceğini gösteriyordu.
Mektubu okurken birkaç hafta önceki o sohbet aklıma geldi. Bir tarafta 80 bin liranın üzerinde maaş alan ve kira bedeli cemaat tarafından karşılanan bir imam… Diğer tarafta asgari ücretle üç çocuğuna bakmaya çalışan bir baba…
Kirası cemaat tarafından ödenen o imam cami kürsüsünde “Şükret, sabret, idare et.” diye nasihat ediyor, bu baba ise o nasihati dinliyor ve eve gidiyor! Hoca hakkında ne düşünüyordur sizce? İmamın aldığı maaşı bilmiyor mu sanıyorsunuz bu insanlar.
Vaaz ve nasihat dili, insanın gerçek hayatına temas etmiyorsa vaaz kürsüsünde güzel duran cümlelerden ibaret kalır. Yoksulun sofrasına oturmayan bir şükür tavsiyesi, işsizin derdini dinlemeyen bir sabır tavsiyesi, çocuğunun geleceği için kaygılanan babanın gözyaşını görmeyen bir vaaz eksiktir. Çünkü din, insanın hayatından kopuk bir ezberler bütünü değildir.
Din; adalet, merhamet, hakkaniyet ve insanın onurunu koruma iddiası taşıyorsa, önce insanın yaşadığı hayatı anlamalıdır.