Ali Han Kuriş: Bir İsimden Daha Fazlası

Bazı isimler vardır; sadece bir insanı tanımlamaz. Bir kültürün, bir tarihin, bir medeniyet tasavvurunun ve hatta bir iktidar anlayışının çağrışımlarını beraberinde taşır. Son günlerde yaşanan gelişmeleri değerlendirirken aklıma ister istemez bir isim geliyor: Ali Han Kuriş.

İsmi üç parçaya ayırıp düşünelim.

Ali…

İslam tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Hazreti Ali’yi çağrıştırıyor. İslam dünyasında “Ali” isminin sıradan bir isim olmanın ötesinde güçlü bir manevi ve tarihî karşılığı var.

Han…

“Hân” veya “Han”, tarih boyunca Türk ve Moğol devlet geleneklerinde hükümdar, hükümdar soyundan gelen yönetici ve kağan anlamlarında kullanılmış bir unvan.

Yani “Han” kelimesi yalnızca bir isim parçası değil; tarih boyunca iktidarın, yönetmenin ve hükmetmenin sembollerinden biri olmuş.

Bir de Kuriş var. Kureyş… İslam tarihinin merkezinde bulunan, Peygamber Efendimizin mensup olduğu kabile…

Burada bir parantez açmak gerekiyor. “Kuriş” kelimesinin doğrudan “Kureyş” anlamına geldiğini söylemek başka, iki kelime arasındaki çağrışımı tartışmak başka bir şeydir. Benim dikkat çekmek istediğim de tam olarak bu ikinci nokta.

Çünkü dinî ve tarihî semboller, insanların zihninde bazen kelimelerin sözlük anlamlarından çok daha büyük anlamlar oluşturabilir.

Hele bir de İslam siyasi düşüncesinde yüzyıllardır tartışılan “hilafet Kureyş’tedir” şeklindeki rivayeti düşündüğümüzde mesele daha da ilginç bir hâl alıyor.

Bu rivayet hadis literatüründe yer almakla birlikte, sıhhati, kapsamı ve tarih boyunca nasıl yorumlanması gerektiği konusunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Uydurma hadis olduğunu biliyorum ama konumuz bu değil… Fakat asıl mesele zaten rivayetin bugün ne söylediğinden çok, tarih boyunca nasıl kullanıldığıdır.

Çünkü insanlık tarihi bize şunu gösteriyor: Meşruiyet sadece güçle kurulmaz. Bazen soyla, unvanla, dinî bilgiyle, kutsallık atfedilen sembollerle, bazen de insanların zihninde oluşturulan bir “seçilmiş kişi” algısıyla…

Dinî Otorite Ne Zaman Şahsi Otoriteye Dönüşür?

Türkiye’nin cemaat ve tarikatlar konusunda en fazla tartışması gereken meselelerden biri budur. Bir insanı dinî açıdan sevmek başka şeydir. Ona saygı göstermek başka şeydir. Onu sorgulanamaz hâle getirmek ise bambaşka bir şeydir. Bir cemaatin lideri zamanla sadece “hoca” olmaktan çıkıp “efendi”ye, “hazret”e veya mutlak otoriteye dönüştüğünde, ortada artık sadece dinî eğitim meselesi kalmaz. Ortada bir itaat kültürü oluşmaya başlar. Sonra bu itaat kültürü ekonomik güce dönüşür. Ekonomik güç eğitim kurumlarına dönüşür. Eğitim kurumları yeni nesiller yetiştirir. Yeni nesiller aynı hiyerarşiyi devam ettirir.

Ve zaman içerisinde karşımıza yalnızca bir dinî topluluk değil, kendi içinde ekonomik, sosyal, eğitimsel ve kültürel bağları bulunan büyük bir yapı çıkar. İşte burada devletin dikkat kesilmesi anlaşılabilir hâle gelir. Çünkü devlet açısından mesele insanların ibadet etmesi veya dinî eğitim alması değildir.

Mesele, devletin dışında ve devletin denetiminden bağımsız bir otorite alanı oluşup oluşmadığıdır.

Fetö Tecrübesinden Sonra Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Değil

Türkiye’nin 15 Temmuz tecrübesi, cemaat yapılanmalarına bakışını kökten değiştirdi. Daha önce “Bunlar sadece talebe okutuyor.” “Bunlar sadece yurt işletiyor.” “Bunlar sadece sohbet yapıyor.” “Bunlar sadece yardım topluyor.” denilerek birbirinden bağımsız görülen faaliyetlerin, bazı yapılanmalarda nasıl büyük bir güç ağına dönüşebileceği acı bir şekilde görüldü.

Bir yapının dinî olması, onu otomatik olarak devlet denetiminin dışında bırakmaz. Aynı şekilde bir yapının cemaat olması da onu otomatik olarak suçlu yapmaz. Esas mesele şudur: Şeffaf mı? Hesap verebilir mi? Lideri sorgulanabiliyor mu? Toplanan paraların hesabı veriliyor mu? Çocukların ve gençlerin eğitimi hangi anlayışla yapılıyor? Devlet kurumları üzerinde nüfuz oluşturmaya çalışılıyor mu? Cemaat mensuplarından lidere mutlak itaat mi bekleniyor? Sorular bunlardır.

Asıl Mesele “Alihan” Değil

Burada tekrar baştaki isme dönelim. Ali… Han… Kuriş… Ben bu kelimeleri bir “şifre” olarak görmüyorum. Fakat bu kelimelerin taşıdığı tarihî ve dinî çağrışımların, liderlik ve meşruiyet tartışması açısından üzerinde düşünülmeye değer olduğunu düşünüyorum. Çünkü tarih boyunca iktidar sahipleri yalnızca makamlarını değil, o makamın etrafındaki sembolleri de önemsemişlerdir.

Kimi “halife” olmuştur. Kimi “sultan”. Kimi “han”. Kimi “emir”. Kimi “şeyh”. Kimi “efendi”. Unvan değişmiş, fakat insanın otorite karşısındaki zaafı değişmemiştir. Bugün Türkiye’nin asıl sorgulaması gereken de budur: Bir insan neden başka bir insanı sorgulanamaz hâle getirir?

Bir cemaat mensubu, kendi liderinin servetini, hayat tarzını, aldığı kararları veya çevresindeki ekonomik yapılanmayı neden sorgulamaz? “Efendimiz bilir.” “Büyüklerimiz bilir.” “Onun bir bildiği vardır.” diyerek sorgulamayı bıraktığımız anda, dinî bağlılıkla şahıs bağlılığı arasındaki çizgiyi de ortadan kaldırmış oluruz.

Peki, Devlet Neyi Çökertti?

İşte asıl soru burada. Eğer devlet gerçekten bir yapılanmaya yönelik kapsamlı bir operasyon yürütüyorsa, bunun sadece birkaç kişi veya birkaç ekonomik işlem üzerinden okunması yeterli değildir. Asıl bakılması gereken, o yapının yıllar içerisinde nasıl bir organizasyon kurduğudur.

Kaç öğrenciye ulaştı? Kaç yurt oluşturdu? Kaç eğitim kurumu meydana getirdi? Ne kadar ekonomik kaynak topladı? Bu kaynaklar nasıl kullanıldı? Kimler tarafından yönetildi? Hangi şirketlerle, vakıflarla, derneklerle veya kişilerle bağlantılar kuruldu? Devlet kurumlarında nasıl bir nüfuz alanı oluştu? Liderin etrafında nasıl bir dokunulmazlık algısı meydana getirildi? Ve en önemlisi: Bir dinî hizmet yapılanması, hangi noktada kendi başına alternatif bir otorite merkezine dönüşmeye başladı?

Bütün bu sorular cevaplanmadan “devlet şunu çökertti” demek de, “devlet haksız yere bir cemaatin üzerine gitti” demek de eksik kalır. Çünkü büyük yapıların büyüklüğü, sadece görünen yüzleriyle ölçülmez.

Kul Olmayın, Kula Kul Olmayın

İslam’ın en temel mesajlarından biri insanı kula kulluktan kurtarmaktır. Allah’a kul olan insanın başka bir insanı sorgulanamaz, yanılmaz ve mutlak otorite olarak görmesi başlı başına düşünülmesi gereken bir çelişkidir.

Belki de bugün Türkiye’nin cemaat ve tarikat meselesinde en fazla ihtiyaç duyduğu şey budur: İnsanları şeyhlerden, efendilerden, ağabeylerden ve cemaat liderlerinden kurtarıp yeniden akılla, vicdanla ve özgür iradeyle buluşturmak.

Çünkü mesele sadece bir yapının çökertilmesi değildir. Asıl mesele, o yapıyı yıllarca ayakta tutan zihniyetin çöktürülüp çöktürülemeyeceğidir. Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur: Devlet bir yapılanmayı mı çökertti, yoksa yıllardır dinî semboller, ekonomik güç, eğitim ağı ve lider kültü üzerinden inşa edilen bir otorite projesinin önünü mü kesti?

Bunun cevabını zaman, belgeler ve mahkeme dosyaları gösterecek. Ama bir şeyi artık çok iyi biliyoruz: Din adına kurulan hiçbir yapı, denetlenemez ve sorgulanamaz değildir. Çünkü dinin üzerinde hiç kimsenin özel mülkiyeti yoktur. Ve hiçbir insan, ismi ne kadar anlamlı olursa olsun, hesap vermekten muaf değildir.

Tarihin En Büyük Dersi

İslam tarihinde de Türk tarihinde de bize çok önemli bir ders bırakılmıştır: Din ile iktidar birbirine fazla yaklaştığında, ikisi de zarar görebilir. Din, iktidarın meşruiyet aracına dönüşürse din zarar görür. Dinî lider, ekonomik ve siyasi gücü kontrol etmeye başladığında dinî otorite zarar görür. Mürit, liderini sorgulamayı günah veya ihanet olarak görmeye başladığında akıl zarar görür.

Devlet ise kendi dışında örgütlenen ve kendi kurallarını oluşturan kapalı güç merkezlerine karşı kayıtsız kalırsa devlet düzeni zarar görür. Dolayısıyla mesele ne Alihan Kuriş’in ismidir ne de sadece bir cemaatin kendisidir. Mesele, insanların din üzerinden nasıl bir otorite ilişkisi kurduğudur.

2019 yılında sosyal medya hesaplarımdan hem devlet yetkililerini hem de Diyanet yöneticilerini uyaran iki ayrı paylaşım yapmıştım. Bu paylaşımları yapma sebebim, Fransa’da Süleymancıların bir toplantısında Fransızca olarak Alihan Kuriş için “Emirü’l-Müminin Alihan Kureyşi Beyabimiz” ifadesinin kullanılmış olmasıydı.

Devlet yetkililerini uyarmak için şunu yazmıştım:

“Devlet, FETÖ’nün yurt dışı yapılanmalarına karşı mücadele verirken diğer cemaatlerin yurt dışı yapılanmalarını görmezden gelirse, Süleymancılar gibi Alihan Kuriş’i ‘Emirü’l-Müminin’ ilan edenler yarın ülkemizin başına bela olurlar.”

Diyanet yetkilileri için ise şu uyarıyı yapmıştım:

“‘Hilafet Kureyş’tedir.’ gibi uydurma sözleri hadis kitaplarından çıkartmazsanız, Alihan Kuriş’in soyadını ‘Kureyşi’ diye telaffuz edip ‘Emirü’l-Müminin’ diye pazarlayanlara kapı aralarsınız.”

Asla ispat edemeyeceğim bir iddiayı yazarak bitireyim:

Belki de Alman istihbaratı eliyle, Şiileri “Ali” ismiyle, “Kuriş” soyadıyla tüm Müslümanlara, “Han” takısıyla lider olacak bir yapı hazırlanıyordu da Süleymancılara yapılan operasyon ile tüm proje çökmüştür…