Kiliseyi Soyan Rahibe Nerede Günah Çıkartacak?

2010 yılında ilk baskısı yapılan “Kuran Alfabesi mi Ahlakı mı?” başlıklı kitabımda, “Kiliseyi Soyan Papaz Nerede Günah Çıkartacak?” başlıklı bir köşe yazım vardı. Aslında bu köşe yazısının başlığını kitap adı yapmayı düşünmüştüm. Ancak kitabın içeriğine bakarak “Kuran Alfabesi mi Ahlakı mı?” isminin daha uygun olduğuna karar vermiştim.

O yazımda, dindar erkeklerin makam sahibi olduktan sonra nasıl bozulduklarını, rüşvetin adını “ihale komisyonu” koyarak haram yediklerini anlatan alaycı cümleler vardı. Aradan geçen zaman içerisinde Türkiye’de dindar kadınların da bulundukları makamları menfaatleri için nasıl kullandıklarına dair örnekler medyaya daha çok yansımaya başladı.

Böyle olunca ben de “Kiliseyi Soyan Rahibe Nerede Günah Çıkartacak?” başlıklı bir yazı yazmaya karar verdim.

Bir Rahibe Düşünün!

Çocukluğunda anne babası tarafından “rahibe okuluna” gönderilmiş. Anne babası cahil fakat samimi insanlar. Kızlarının iyi bir eğitim almasını, dinini doğru öğrenmesini, Allah’ı, kitabını ve peygamberini iyi bilmesini istiyorlar.

“Biz okuyamadık, kızımız okusun, biz dinimizi yeterince öğrenemedik, o öğrensin. Bizim yaşadığımız sıkıntıları o yaşamasın.” diyerek ellerindeki bütün imkânları kızlarının eğitimi için seferber ediyorlar.

Bir Rahibe Düşünün!

İlk yıllarında okuldan sıkılsa da zamanla alışıyor. Öğretmenlerinden dinini öğreniyor. Aynı zamanda ülkesinin sosyal ve siyasal problemlerini de konuşuyor. Hocaları ona adaletin önemini anlatıyor. Kul hakkından söz ediyorlar. Yetim malına el uzatmanın büyük bir günah olduğunu anlatıyorlar. Kamu malının da emanet olduğunu öğretiyorlar. İsrafı, gösterişi ve makam düşkünlüğünü eleştiriyorlar.

Genç rahibe bütün bunları dikkatle dinliyor. Ülkesinde yaşanan haksızlıklara kızıyor. Özellikle kadınların inançlarından dolayı eğitim ve çalışma hayatında karşılaştıkları engelleri gördükçe daha da öfkeleniyor.

“İnsanları kıyafetlerinden dolayı yargılamak nasıl bir adaletsizliktir? Bir insanın başörtüsü onun eğitim hakkından daha mı önemlidir? İnancından dolayı bir kadının önüne neden duvar örülür?” diye soruyor.

Bir Rahibe Düşünün!

Gençlik yıllarında başörtüsü mücadelesinin içinde yer alıyor. Başörtüsü yüzünden okul kapılarında bekletiliyor. Sınavlara girmekte zorlanıyor. Bazı arkadaşları eğitimlerini yarıda bırakıyor. Bazıları başka ülkelere gidiyor. Bazıları mesleklerinden uzaklaştırılıyor. O ise bütün bunlara rağmen mücadele etmeye devam ediyor.

Kürsülerde konuşuyor, toplantılara katılıyor, “İnancımızdan vazgeçmeyeceğiz. Başörtümüzden utanmıyoruz.” diyor.

Ve yıllar geçiyor. Bir gün başörtülü kadınların önündeki engeller kalkıyor. Genç rahibenin önündeki kapılar da açılıyor. Diplomasını alıyor ve göreve başlıyor. Sonra daha önemli bir göreve geliyor. Sonra daha büyük bir makama… Milletvekili oluyor, Bakan oluyor…

Bir Rahibe Düşünün!

Gençliğinde makam sahiplerini eleştiriyor. “Makama gelen insan değişmemeli. Devletin malı yetim malıdır. Bir kuruşun hesabını soran yöneticiler lazım. İhaleler yandaşlara peşkeş çekilmemeli. Liyakat olmadan adalet olmaz.” diyor. “Bizim adamımız” anlayışının devleti çürüttüğünü anlatıyor. Kürsülerde bunları söylerken herkes alkışlıyor. Çünkü söyledikleri doğru…

Fakat gün geliyor… O da makam sahibi oluyor. İşte asıl imtihan şimdi başlıyor. Makam, Para ve Güç İmtihanları…

Bir Rahibe Düşünün!

Yıllarca “Makam insanı değiştirmemeli.” diye konuşmuş. Fakat makamı yükseldikçe hayatı da değişmeye başlıyor. Önce makam aracı geliyor, sonra özel şoför, korumalar, özel davetler, makam odası. Sonra makamın sağladığı ayrıcalıklar…

Başlangıçta bunların hiçbirini önemsemiyor. “Görevimin gereği.” diyor. Sonra görevle imkân arasındaki sınır yavaş yavaş ortadan kalkıyor.

Bir Rahibe Düşünün!

Gençliğinde israfı eleştiriyordu. “Bu ülkede insanlar geçim sıkıntısı çekerken yöneticilerin lüks içinde yaşaması doğru değildir.” diyordu. Fakat makam sahibi olduktan sonra lüks hayatın içinde yaşamaya başlıyor. Milyonluk araçlar artık gözüne batmıyor. Pahalı sofralar normalleşiyor.

Makamın imkânları genişledikçe kendi ihtiyaçları da genişliyor. Eskiden “israf” dediği şeylere şimdi “temsil” diyor. Eskiden “lüks” dediği şeylere şimdi “makamın gereği” diyor. Eskiden “gösteriş” dediği şeylere şimdi “itibar” diyor. Kelimeler değiştikçe vicdan da değişiyor.

Bir Rahibe Düşünün!

Gençliğinde liyakatten söz ediyordu. “Bir göreve en ehil insan gelmeli. Tanıdık, akraba, arkadaş, hemşehri ilişkileri devlete yön vermemeli.” diyordu.

Makam sahibi olunca etrafında tanıdıklar çoğalmaya başlıyor. Arkadaşları önemli görevlere geliyor. Erkek kardeşi, ablası, eşinin kardeşleri hep yüksek maaşlı makamlara geliyor.

Bir zamanlar “torpil” dediği şeyin adı  “yardım etmek” oluyor. Bir zamanlar “adam kayırmak” dediği şeyin adı “gönül almak” oluyor. Bir zamanlar “liyakat ihlali” dediği şeyin adı “güvendiği insanlarla çalışmak” oluyor. Ehliyet ve liyakat kelimelerini artık ağzına bile almaz oluyor.

Bir Rahibe Düşünün!

Gençliğinde yolsuzluk yapan yöneticileri sert biçimde eleştiriyordu. “Bir insanın maaşı belli, serveti belli. Aradaki fark nereden geliyor?” diye soruyor, “Bu servetin hesabı verilmeli, Yetimin hakkı sorulmalı” diyordu.

Fakat yıllar sonra aynı soru kendisine yöneltiliyor. “Bu kadar imkân nereden geliyor? Bu hayat standardını nasıl karşılıyorsunuz? Bu makamın sağladığı imkânların sınırı nedir?”

Rahibe öfkeleniyor. Soruyu cevaplamak yerine soruyu soranı suçlamaya başlıyor. “Bizi yıpratmak istiyorlar. Bize iftira atıyorlar. Fitne çıkarıyorlar. Davamıza zarar veriyorlar.”

Gençliğinde başkalarına sorduğu sorular, kendisine sorulunca birden “fitne” oluyor.

Bir Rahibe Düşünün!

Gençliğinde eleştiri özgürlüğünü savunuyordu. Başörtüsü mücadelesi verirken kendisine yöneltilen her eleştiriyi özgürlük meselesi olarak görüyordu.

“Bizi susturamazsınız, farklı düşündüğümüz için bizi dışlayamazsınız, bizim de konuşmaya hakkımız var.” diyordu. Fakat makam sahibi olduktan sonra kendisini eleştirenlerden rahatsız olmaya başlıyor.

Gazetecinin sorusu, vatandaşın itirazı, sosyal medyadaki yorumlar hoşuna gitmiyor. Dün “özgürlük” dediği şey, bugün kendisine yönelince “saldırı” oluyor. Dün “eleştiri hakkı” dediği şey, bugün kendisine yönelince “fitne” oluyor.

Bir Rahibe Düşünün!

Gençliğinde başörtüsünün sadece bir kıyafet olmadığını söylüyordu. Başörtüsünün bir inanç ve tercih meselesi olduğunu anlatıyordu. Haklıydı…

Fakat yıllar sonra başka bir gerçekle karşılaşıyor. Başını örtmek kolay… Asıl mesele, başını örten insanın ahlakını da koruyabilmesi. Çünkü başörtüsü insanı otomatik olarak dürüst yapmıyor. Sakal insanı otomatik olarak adil yapmadığı gibi… Cübbe insanı otomatik olarak merhametli yapmadığı gibi… Makamda başörtülü olmak da insanı otomatik olarak kul hakkından uzak tutmuyor.

Bir Rahibe Düşünün!

Başörtüsü yerinde duruyor. Namazı yerinde duruyor. Konuşurken “Allah, kitap, dava” diye konuşuyor. Kürsülerde ahlak anlatmaya devam ediyor.

Fakat makam büyüdükçe vicdan küçülüyor. İnsanlara sabır tavsiye ediyor. Kendisi eleştiriye tahammül edemiyor. Kanaatten söz ediyor. Kendi hayatında israf büyüyor. Kul hakkından söz ediyor. Kendi çevresindeki ayrıcalıkları görmezden geliyor. Adaletten söz ediyor. Kendi makamını korumak için adaleti ikinci plana itiyor.

Bir Rahibe Düşünün!

Gençliğinde “Devlet malı yenmez.” diyordu. Makam sahibi olunca devletin imkânlarını kendi hayatının doğal parçası gibi görmeye başlıyor. Gençliğinde “Hesap sorulmalı.” diyordu. Makam sahibi olunca hesap sorulmasından rahatsız oluyor. Gençliğinde “Şeffaflık.” diyordu. Makam sahibi olunca kapıları kapatıyor. Gençliğinde “Liyakat.” diyordu. Makam sahibi olunca sadakati liyakatin önüne koyuyor. Gençliğinde “Ahlak.” diyordu. Makam sahibi olunca ahlakı söylemde bırakıyor.

Bir Rahibe Düşünün!

Yıllarca genç kızlara Başörtüsü mücadelesi verdikleri yılları anlatıyor. Ama arka tarafta makamının imkanlarıyla daha çok para biriktirme mücadelesi veriyor.

Gençliğinde başörtüsü için mücadele etmiş. Yıllar sonra başörtüsüyle önemli bir makama gelmiş. Fakat makam büyüdükçe gençlik yıllarındaki idealleri küçülmüş. Bir zamanlar karşı çıktığı ayrıcalıkların sahibi olmuş. Bir zamanlar eleştirdiği israfın içinde yaşamaya başlamış. Bir zamanlar lanetlediği torpile başvurmuş. Bir zamanlar sorguladığı servetlerin benzerini kendi çevresinde görmezden gelmiş. Ve bütün bunları yaparken başörtüsünü hiç çıkarmamış.

İşte insanın en büyük yanılgısı burada başlıyor. İnsanlar bazen dış görünüşlerini değiştirmedikleri için iç dünyalarının da değişmediğini zannediyorlar. Oysa insanın asıl değişimi kıyafetinde değil, değerlerindedir.

Şimdi yazının başındaki soruya dönelim.

Bir rahibe düşünün! Başörtüsüyle mücadele etmiş. Başörtüsüyle makam sahibi olmuş. Başörtüsüyle yükselmiş. Başörtüsüyle zenginleşmiş. Başörtüsüyle güçlenmiş. Başörtüsüyle ahlak anlatmaya devam etmiş. Ama başörtüsünün temsil ettiği dürüstlüğü, adaleti, emaneti ve kul hakkını unutmuş.

Kiliseyi soymuş! Yetimin hakkına girmiş. Devletin malını kendi malı gibi görmüş. Makamın gücünü kendi çıkarı için kullanmış. Sonra da kiliseye gidip günah çıkarmış. Peki…

Kiliseyi soyan rahibe nerede günah çıkartacak?