İstanbul’da esnaf bir arkadaşımı yıllar önce çocuklarını Süleymancı yurtlarına vermemesi konusunda defalarca uyarmıştım. Maalesef sözümü dinlemedi ve çocuklarını bu yurtlara verdi.
Yurtlarda yaşadığı sıkıntıların tamamını burada anlatmak istemiyorum. Çünkü bazıları anlatılabilecek gibi değil. Zaten bu yazının konusu da yurtlarda yaşananların tamamını anlatmak değil.
Aradan birkaç yıl geçti. Bir gün arkadaşım, başından geçen bir olayı gülerek anlattı. Kızıyla birlikte markette alışveriş yapıyorlarmış. Sepete bir tavuk koymuş. Kızı tavuğu görünce hemen itiraz etmiş: “Baba, bu tavuk haram!”
Babası şaşırmış. Kızının dini konularda çok fazla bilgisi olmadığını bildiği için merakla sormuş: “Sen bu tavuğun helal veya haram olduğunu nereden biliyorsun?”
Kızı, kendilerine öğretilen başka bir tavuk markasını göstererek cevap vermiş: “Babacığım, hocalarımız bize bu marka dışındaki tavukların haram olduğunu söylediler. Sen bunu nasıl bilmiyorsun?”
Bir çocuğun zihninde helal ve haram kavramlarının nasıl şekillendirildiğini bundan daha çarpıcı anlatan bir örnek bulmak zor… Arkadaşım bu olayı bana anlatırken gülüyordu. Ben ise o yıllarda bu olayı arşivime not etmiştim.
Çünkü burada mesele sadece bir tavuk markası değildir. Mesele, din adına konuşan bir yapının, kendi ekonomik veya kurumsal ilişkilerini dinî ölçülerin yerine koyup koymadığıdır.
İslam’da helal ve haramın ölçüsünü belirlemek hiç kimsenin şahsi tercihine, cemaatine veya ticari çıkarına bırakılmış değildir. Bir yiyeceğin helal veya haram oluşu, “Bizim cemaatin ürünü mü?” sorusuyla belirlenemez.
Çocuğa “Bizim ürünümüz helal, başkasının ürünü haram” mantığı öğretildiğinde, orada artık dinî bir ölçüden değil, cemaat aidiyetinin dinî ölçü gibi sunulmasından söz etmek gerekir. Asıl tehlikeli olan da budur.
Çünkü çocuk, zamanla “Allah neyi helal, neyi haram kılmış?” diye sormak yerine “Bizim hocalarımız neyi helal, neyi haram söylüyor?” diye düşünmeye başlar. Bu ikisi aynı şey değildir.
Süleymancı “Marka” Tavuk
Yıllar sonra “Süleymancı Tavuk” meselesini bir başka olay üzerinden de not aldım. İstanbul’da birkaç arkadaş, eşleriyle birlikte bir gezi sonrasında yemek yemeye karar vermiş. İçlerinden biri, diğer tavuk firmalarının ürünlerini tüketmediğini, onların helal kesim olduğundan emin olmadığını söylemiş. Sonra arkadaşlarını, helal kesim konusunda güven duyduğu bir tavuk firmasına götürmüş. Adres: ARDEN FRİED CHİCKEN.
Bilmeyenler için AR-DEN, Süleymancıların 2016 yılından şüpheli bir şekilde ölen liderleri Arif Ahmet Denizolgun’un isminden türetilmiştir. Aynı isimle marketleri de var Süleymancıların…
Bir firmanın belli bir cemaatle ilişkili olduğu iddiası, firmanın ürünlerinin helal veya haram olduğu anlamına gelmez. Helallik meselesi ayrı, şirketin mülkiyeti veya bir cemaatle ilişkisi iddiası ayrı bir konudur. Fakat tam da bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Bir cemaat mensubu, bir ürünü gerçekten dinî ölçüler nedeniyle mi tercih ediyor, yoksa cemaatin ekonomik çevresinin içinde olduğu için mi?
Bu sorunun cevabı önemlidir. Çünkü din, ticari sadakatin aracı hâline getirildiğinde ortaya son derece sakıncalı bir tablo çıkar. “Bizden alışveriş yap.” “Bizim ürünümüzü kullan.” “Bizim şirketimizi tercih et.” “Bizim dışımızdakilere güvenme.”
Bunlar ticari tercihler olabilir. Ama bunlara bir de “helal-haram” etiketi yapıştırılırsa mesele değişir. Artık ticaret, dinî bir kisveye bürünmüş olur.
Mesele Sadece Tavuk Değil…
Çocukların zihninde ise bunun sonuçları daha ağır olabilir. On bir, on iki, on üç yaşındaki bir çocuğu düşünün. Henüz dünyayı yeni tanıyor. Dinî bilgileri sınırlı… Hocasına güveniyor. Hocasının söylediğini sorgulamadan doğru kabul ediyor. Sonra bir gün markete gidiyor ve karşısına farklı tavuk markaları çıkıyor. Çocuk için mesele artık “Bu ürünün kesimi nasıl yapılmış?” değildir. Mesele şuna dönüşüyor: “Bu bizimkilerin ürünü mü, değil mi?”
Çocuğa helali ve haramı öğretmek başka şeydir; çocuğa cemaatin ticari tercihlerini helal ve haram ölçüsü gibi öğretmek başka şey. Birincisi din eğitimidir. İkincisi ise din üzerinden ekonomik aidiyet üretmektir. Ben buna din eğitimi değil, din tüccarlığı diyorum.
Üstelik mesele sadece tavuk da değildir. Tavuk bugün bunun en komik görünen örneğidir. Yarın başka bir ürün gelir. Başka bir şirket çıkar. Başka bir cemaat markası oluşur. Sonra çocukların zihninde “bizimkiler” ve “ötekiler” ayrımı daha da büyür.
Bir süre sonra Müslümanlığın ölçüsü bile değişmeye başlar: Bizim hocamızın kitabını okuyor musun? Bizim yurtta kaldın mı? Bizim marketten alışveriş yapıyor musun? Bizim şirketin ürününü kullanıyor musun? Bizim tavuk markasını mı yiyorsun? Böylece dinin evrensel ölçüleri, dar bir cemaat aidiyetinin içine sıkıştırılır.
Oysa İslam’ın helal ve haram ölçüsü, bir cemaatin ticari menfaatlerinden bağımsız olmak zorundadır. Helal, bir cemaatin markası değildir. Haram da rakip cemaatin ürünü değildir. Bir çocuğa bunu öğretemiyorsanız, ona din öğretmiş olmazsınız; ona cemaat sadakati öğretmiş olursunuz.
Yıllar önce arkadaşımın anlattığı o küçük market hikâyesini bu yüzden unutmadım. Süleymancı tavuk meselesi, tavuktan çok daha büyük bir meseledir.