İnsan tek başına olduğu zaman, her türlü saldırıya açık bir varlık gibi kalır bazen. Özellikle manevi korunmalar için “yalnızlık” çok daha zordur. Sürü halinde yaşayan canlıların, tek başına yaşayanlara göre daha güvende olduğu kesindir. İnsan için de aynı kural geçerlidir. Tüm kurallarda olduğu gibi, her kural herkes için mutlak gerçek, tek kurtuluş yolu değildir elbette.

                Özellikle 1950’li yıllardan sonra, Türkiye’de grup oluşturma, bir fikir etrafında toplanma, bir lider veya fikir çerçevesinde cemaatleşme, çok daha hızlı ve yaygın bir şekilde Türkiye’nin her yerinde örgütlenmeler başladı. Cemaatlerin ve kanaat önderlerinin ülkemize ve insanlarımıza faydaları tartışılmaz. Rahmetli Gönenli Mehmet Efendi, 1960’lı yılarda köyden çıkıp İstanbul’a okumaya gelen birçok gence sahip çıkmış. Babam ve arkadaşlarına sahip çıkmasaydı, biz neler yaşıyor olurduk bilmiyorum? Ancak her aklıma geldiğinde, hiç görmediğim ve tanımadığım halde rahmetli Gönenli Mehmet Efendiye dua ediyorum. Haziran 2010’da yayınladığım “Allah Çocuk Yakmaz” isimli kitabımı da, rahmetli Gönenli Mehmet Efendiye ithaf etme gereği hissettim.

Bizim dönemimizde aktif olan cemaatler, birçok genci sokaklardan, kahvehanelerden kurtarıp, eğitim sohbetlerinde bilinçlendirdi. Kurtarabildikleri kadar genci sokakların kötülüklerinden kurtarmaya çalıştılar. O dönemlerde bizim oralarda aktif olan, Nurcular ve Süleymancılar yurtlarında, Hak Yol Vakfı ve Milli Gençlik Vakfı sohbet ve konferans programlarıyla gençlere sahip çıkmak için çaba sarf ettiler. Bu ülkenin geleceği olan gençlerine sahip çıkmak için emek sarf eden herkese, her cemaate dua borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

                Cemaat/çı!

                Herkesin kendi cemaatini, kendi liderini sevmesi, o cemaat ve lider merkezli çalışmalar yapması elbette normaldir. Ancak “Kurtuluş bizim cemaatte!” demeye ve öyle davranmaya başlayınca işler değişiyor. Cemaatleşmek ne kadar güzel ve faydalı ise, cemaatçilik en az o kadar zarar veriyor hepimize.

                Allah’a yönelerek O’na karşı gelmekten sakınınız, namaz kılınız, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayınız (Rum 31-32)  ayeti bizi cemaatçiliğe-gruplaşmaya karşı uyarmaktadır.

                Cemaatlerin faydalarına inandığım kadar, cemaat- çiliğin zararlarını da iyi biliyorum. Kendi cemaat çalışmasını “tek doğru tek kurtuluş yolu” gibi görmek, “bizim dışımızdakiler yanlış yolda” yaklaşımında olmak, çok ciddi sıkıntılara sebep oluyor. Bu tarz tartışmaların, genelde liderlerden değil, kraldan çok kralcı olanlardan kaynaklandığını da biliyorum.

Ne zaman cemaatler konusu açılsa arkadaşlarımız arasında, sürekli paylaştığım bir hatıram var. O hatıra bana çok ders verici olmuştu.

                28 Şubat ateşinin dumanının hala tüttüğü günlerdi. Bir arkadaşımla beraber, babalarımızın öğrencilik yıllarından arkadaşı olan Hasan amcayı ziyarete gitmiştik. Tanışma faslı, çay muhabbeti, hal hatır faslından sonra, konu Türkiye’deki cemaatleşmelere geldi. Hasan amcanın bu konuda çok dolu ve yaralı olduğunu nereden bilecektik?

                1980’li yıllarda iki cemaat arasında yaşanan bir gerginliği azaltmak için aracılık yaptığını anlattı Hasan amca bize. Her iki cemaat lideri ve yöneticileriyle uzun uzun görüşmeler yapmışlar. Israr etmelerine rağmen, her iki cemaatin yöneticilerini bir araya gelmeye ikna edememişler.

                “Senede bir kez bir araya gelin. Aynı masada oturun. Bir bardak çay için. Bunlar bile bizim için yeterli. Siz birbirinizden uzak durdukça, Anadolu’da sizi sevenler birbiri aleyhinde konuşuyor. Bazı yerlerde ciddi tartışmalar, tekfir etmeler oluyor. Birbirinizi sevmeseniz de, aynı yöntemleri kullanmasanız da, senede bir defa aynı masada çekilen fotoğraflarınız gazete ve dergilerimizde görünsün de, bu tartışmalar derinleşmeden bitsin!” diye çok yalvardığını anlattı Hasan amca. Ancak her iki cemaat liderini de ikna edememişler.

                Bu çabalarının sonuçsuz kaldığını anlatan Hasan amca, “Size bir hikaye anlatayım da, kıssadan hisseyi siz çıkartın!” dedi. O gün bize anlattığı o hikayeyi asla unutmadım.

Köyün birinde iki tane cami varmış. Doğal olarak, her caminin ayrı ayrı din görevlileri. Bir müddet sonra bu iki din görevlisinin arası açılmış. İmamlar birbirine küsünce, cemaatte ikiye ayrılmış. Herkes arkasında namaz kıldığı imamın taraftarı olmuş. Köy ikiye bölünmüş. Üst taraftaki caminin imamını sevenlerle, alt taraftaki caminin imamını haklı bulanlar, köy meydanında bile aynı kahvede oturmamaya başlamış.

                Köyde aklı başında, bu anlamsız bölünme ve tartışmalardan rahatsız olanlar, her iki imama da defalarca gitmiş olsalar bile, bir türlü aralarını düzeltememişler. Köyün aklı başında olan büyüklerinden birisi, imamın birini kahvede görünce, başlamış yalvarmaya.

                “Hocam Allah aşkına bu küslüğe bir son verin! Ben bu yaşıma kadar bu köyde böyle bir ayrışma görmedim. Biz birbirimizle akrabayız. Siz birbirinize küsünce, baba – oğul, eş – dost, komşu – akraba ikiye bölündü. Büyüklük sende kalsın. Git bir selam ver diğer imama. Sevmek, dost olmak zorunda değilsin. Ama en azından bir selam ver de, bu anlamsız küslük bitsin artık. Sen benden daha iyi bilirsin ama, Allah, Musa (as) gibi bir Peygamberi, Firavun gibi bir Nemrut’un ayağına gönderiyor. Gel bir büyüklük yap!” demiş.

                Köylü bu sözleri söyleyince, Musa – Firavun benzetmesinden etkilenen imam, “Pekala!” demiş. Karşı kahveden çay içen imamın yanına kadar gitmiş. Tam imamın karşısına gelince, “Kalk bre Firavun! Musa geldi!” demiş.

                Bize bu hikayeyi anlatan Hasan amca, “Evlat, bazı cemaat liderleri, maalesef, bu işi nefis ve gurur meselesi yapıyorlar” dedi.

Bazen öyle bir hikaye okursunuz ki, “Kıssadan hisse” çıkartmak için tek bir cümle bile yazmanıza gerek kalmaz.

                Ben, bütün cemaatleri seviyorum, bütün cemaatçilerden uzak duruyorum! 

Bir Cevap Yazın