Çeyrek Asırlık İktidarın Maaşsız Zenginleri

İstanbul’da büyük bir ilçenin belediyesinde idarecilik yapan bir arkadaşım vardı. Belediye başkanıyla arası iyiydi. Kurumda itibarı da yerindeydi. Buna rağmen bir gün belediyeden ayrılmayı düşündüğünü söyledi. Şaşırmıştım… “İnsanlar iyi bir makam bulmak için yıllarca uğraşıyor. Sen neden rahatını bozup ayrılmayı düşünüyorsun?” diye sordum. Bana son birkaç aydır yaşadığı bazı olayları anlattı.

Yeni göreve başlayan bir belediye başkan yardımcısıyla anlaşamadığını söyledi. Asıl mesele ise başkan yardımcısının belediyenin satın alma süreçlerine yaklaşımıydı. “Su alınacaksa şu firmadan alınacak, kâğıt alınacaksa şu firmadan alınacak, bilgisayar parçası alınacaksa şu firmadan alınacak, temizlik malzemesi alınacaksa şu firmadan alınacak” şeklinde yönlendirmeler yapıldığını anlattı.

Arkadaşım ise yıllardır uyguladığı yöntemin çok farklı olduğunu söyledi: “Biz her alımda üç ayrı firmadan teklif alırız. En uygun fiyatı ve şartları kim veriyorsa ondan alırız.” Sonra bana çok daha ilginç bir şey söyledi.

Yeni başkan yardımcısının kendisiyle neredeyse aynı yaşta olduğunu, ancak hayata bakışlarının çok farklı olduğunu anlattı. Ona göre bu insanların bir kısmı, genç yaşlarda girdikleri siyasi ilişkiler sayesinde zaman içerisinde maaşla geçinme ihtiyacından uzaklaşmışlardı. Arkadaşımın kullandığı ifade dikkat çekiciydi: “Bunlar neredeyse maaşlarına dokunmuyorlar.” Çünkü asıl kazançlarının maaşlarından değil; iş takibi, ihale takibi, alım satım takibi ve siyasi ilişkiler üzerinden oluştuğunu düşünüyordu. O tip insanları şöyle özetlemişti;

Bu adamlar, AK Parti ilk kurulduğunda (2002) İstanbul’un bir ilçesinde AK Parti Gençlik Kollarına giriyorlar. Aynı yıllarda, parti ilişkileri sayesinde bir yerde işe giriyorlar. Belki birkaç yıl işe gitmiş olsalar bile sonradan ilçe yönetimi, il gençlik kolları, il başkanlığı gibi kademelerde yönetici konumlarına yükselirken artık işe gitmeyi de çoğu bırakıyor.

Yirmili yaşlarının başında, iktidar partisinin bir ilçesinde yönetici olarak, yine iktidar partisinin desteğiyle işe girmiş olan bu gençler şimdi kırklı yaşlarını geçtiler; bazıları elli yaşını bile geçti. Bu adamlar neredeyse çeyrek asırdır maaşlarına hiç dokunmuyorlar. İş takibi, ihale takibi, alım satım takibi gibi işler yaparak maaşlarından çok daha büyük paralar kazanıyorlar.

Ben, neredeyse yirmi yıllık iş hayatımda bu tür adamlarla birkaç defa karşılaştım. Bu adamların amir olduğu bir kurumda ben asla çalışmam.

Bunları bana anlatan arkadaşım birkaç ay sonra o belediyeden ayrılmıştı. O günden sonra bu konuşmayı uzun uzun düşündüm. Çünkü mesele yalnızca bir belediyedeki satın alma tartışması değildi. Mesele, Türkiye’de yıllar içerisinde oluşan daha büyük bir anlayışın küçük bir örneğiydi.

Babaların Gücüyle Servet

Cumhuriyet tarihinin en büyük fon vurgunu olarak gündeme gelen ve eski bir bakan ve milletvekili olan Fatma Betül Sayan Kaya’nın da adının geçtiği olaylar gündeme gelince, yukarıda anlattığım konu aklıma geldi.

Çünkü bu fon vurgununda adı geçen şirket kurucuları ve sahiplerinin veya yurt dışına çok büyük miktarlarda para kaçırdığı iddia edilen bazı kişilerin, siyasette ve bürokraside üst düzey görevlerde bulunan kişilerle bağlantılı olduğu ortaya çıkmıştı. Bunların bazılarının ise meşhur siyasilerin çocukları, damatları ve kardeşleri olduğu görülmüştü.

Daha yirmili yaşlarını bitirmeden çok büyük paralar kazanan, daha otuzlu yaşlarındayken birkaç villaya sahip olan gençlerin önemli bir kısmının, çeyrek asırdır iktidarda olan insanların çocukları, torunları veya yeğenleri olduğu medyaya yansıdı.

Babalarının gücü, dedelerinin ilişkileri sayesinde şımarmış olan bu çocukları zapt etmek, durdurmak; yaptıklarının yanlış olduğunu veya kazandıkları paranın haram olduğunu onlara anlatmak neredeyse imkânsızdır.

Üretim yaparak zengin olmak yerine bağlantı, emeğin yerini ilişki, rekabetin yerini referans aldığında ortaya yalnızca zenginleşen insanlar çıkmaz, paraya doymayan canavarlar yaratmış olursunuz.

Ekonomi literatüründe bunun karşılığı “rant kollama” olarak ifade edilir. Yani yeni bir değer üretmek yerine mevcut siyasi ve kamusal imkânlardan daha fazla pay alabilmek için ilişki ve güç mekanizmalarını kullanmak.

Milletin Parasıdır.

Bizde çok meşhur bir söz vardır: “Devlet malı deniz, yemeyen domuz.” Bu sözün kendisi bile aslında nasıl bir zihniyetle mücadele edilmesi gerektiğini anlatıyor. Oysa devlet malı deniz değildir. Devlet malı, milletin malıdır. Hatta devlet malını kendi malından daha hassas bir şekilde koruması gerekir.

İslam tarihindeki beytülmâl anlayışı muhalefette dillendirilir, iktidarda unutulur. Hz. Ömer’in devlet malına yaklaşımı bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Devletin imkânlarını kişisel imkânlarından ayırmış, kamu malını bir emanet olarak görmüştür.

Ömer b. Abdülaziz döneminde ise bu anlayış daha da belirginleşmiştir. Devlet malı konusunda gösterilen hassasiyet, bugün bize neredeyse romantik bir hikâye gibi geliyor. Oysa mesele romantizm değil, kamu ahlakıdır.

Ayrıcalığın Normalleşmesi

Bir çocuk daha küçük yaşlarda babasının, amcasının veya ailesinin siyasi gücü sayesinde bazı kapıların kendisine herkesten daha kolay açıldığını görüyorsa, zamanla bunu ayrıcalık olarak değil, hakkı olarak görmeye başlar. Böyle bir çocuk için başkalarının yıllarca çalışarak ulaşamadığı makamlar sıradanlaşabilir. İnsanların yıllarca emek vererek kazandığı paralar küçük görünebilir. Şımarık zengin çocuğundan daha tehlikelidir şımarık bürokrat çocukları. Bu çocuklar emekleriyle açıklayamadıkları servetlerini kendi hakkı sanmaya başlarlar. Babasının, amcasının veya dedesinin siyasi bağlantılarıyla kendisine kalan “ilişki mirası” ile şımaran bu gençler, paraya asla doymuyorlar.

Bazı çocuklara babalarından yalnızca ev ve arsa kalmıyor. Telefon numaraları kalıyor. Tanıdıklar kalıyor. Siyasi ilişkiler kalıyor. Bir telefonla ulaşılabilen insanlar kalıyor. Çeyrek asır uzun bir zamandır. Bir siyasi hareketin 25 yıl iktidarda kalması çok yaşanan bir şey değil. Yirmili yaşlarında siyasete giren bir genç, bugün ellili yaşlarına geldi. O yıllarda kurduğu siyasi ilişkiler, bugün onun için ekonomik ve sosyal bir sermayeye dönüştü. Bu nedenle mesele yalnızca bir dönemin yöneticileri değildir. Mesele, çeyrek asırlık bir dönemde oluşan alışkanlıklardır.

Makam Odasında Cezaevi Koridoruna

Ailesinin makamından kendisine kalan ilişkilerle zengin olanların sadece bir kısmının yaptığı rezillikler ortaya çıktı. Bu tür gençlerin sayısının medyaya yansıyandan çok daha fazla olduğunu hepimiz biliyoruz. Sadece kendilerinin sonunu hazırlamayacak bu şımarıklıkları. Bazılarının anne babası, bazılarının amca veya dayıları da bu ateşte yanacaklar. Daha otuz yaşına gelmemiş olan oğlu veya kızının bu servetinden haberinin olmadığını iddia edecek kadar yalan söyleyenler bile çıkacaktır.

25 sene önce ellerinden tutarak meclis koridorlarında, bakanlık makamlarında gezdirdikleri çocuklarına ahlak ve devlet malı terbiyesi vermemiş olan siyasiler ve bürokratlar, bundan sonra kendi çocuklarını demir parmaklıkların arkasında ziyaret edecekler gibi görünüyor.

“Bal tutan parmağını yalar” düşüncesine hesap sorulmalı, yaladıkları parmakları adaletin kılıcıyla kesilme. Yaptıkları yanlarına, yedikleri ceplerine kalmaz inşallah…