Alihan Kuriş ve Süleymancılarla ilgili operasyonlardan birkaç ay önce, amcamın vefatı dolayısıyla Karacaahmet Mezarlığı’na gitmiştim. Mezarlıkta görevli bir tanıdığım bana, Süleyman Hilmi Tunahan’ın mezarının önünden geçen araç yolunun, Süleymancıların baskısıyla araç trafiğine kapatıldığını söyledi.
O sırada oradaydık. Bana hem kapatılan yolu hem de Süleyman Hilmi Tunahan’ın mezarının hemen yanında cemaat tarafından yaptırılmakta olan çeşmeyi gösterdi. Görevlinin söylediği cümle bugün bile aklımda: “Kimden ve nereden güç aldıklarını bilmiyorum ama mezarlıktaki araç yolunu kapattıkları gibi mezarın başına kendilerine özel su çeşmesi bile yaptırma izni alabiliyorlar.”
İnsan ister istemez soruyor: Bir mezarlığın yolu kim için kapatılır? Bir mezarın başına özel bir yapı yapılmasına kim izin verir? Ve daha önemlisi, kamuya ait bir mezarlıkta herhangi bir cemaatin kendisine ayrıcalıklı bir alan oluşturmasına kim, neden müsaade eder?
Ben de bu gördüklerimi sosyal medya hesaplarımdan paylaştım. Umarım yetkililer bu paylaşımı görür ve kamuya ait olan o yol yeniden araç trafiğine açılır. Mezarın başına yapılmış olan özel çeşmenin de hangi hukuki gerekçeyle yapıldığı kamuoyuna açıklanır.
Çünkü mesele yalnızca bir yol veya bir çeşme meselesi değildir. Mesele, kamusal alan üzerinde kimlerin ne kadar nüfuz sahibi olabildiği meselesidir.
Aynı günün akşamı bir gazeteci arkadaşım bana başka bir bilgi aktardı. 2019 yerel seçimlerinden sonra, özellikle İstanbul ve Ankara’da mezarlıklar müdürlüklerinde bazı kadroların Süleymancılara verildiğini, bunun da seçim dönemindeki desteklerinin karşılığı olarak gerçekleştirildiğinin o yıllarda haberleştirildiğini söyledi.
Ölüm Acısından Para
Ölüm gibi insanların en savunmasız olduğu bir alanın herhangi bir cemaatin ekonomik veya sosyal nüfuz alanına dönüşmesi, kimsenin dikkatini çekmemiş olabilir. İnsanların en zayıf anlarından biri ne zamandır? Sevdikleri öldüğünde…
İnsan, ölüm karşısında mantığıyla değil çoğu zaman duygularıyla hareket eder. “Babam için ne yapabilirim?” “Annemin arkasından ne bırakabilirim?” “Rahmetlinin ruhuna ne ulaştırabilirim?” “Daha fazla Kur’an okutayım.” “Ölümünün ardından kurban kestireyim.” “Bir hayır yapayım.” “Bir fakire yardım edeyim.”
Bunların tamamı, doğru niyetlerle yapılabilecek hayırlı işler olabilir. Fakat insanın acısını ve vicdanını kullanarak onu sürekli para harcamaya yönlendirmek başka bir şeydir. İşte burada çok ciddi bir istismar tehlikesi başlar.
İskat Meselesi
İskat konusuna burada sadece özet olarak değineceğim. Çünkü bu konuyu başka bir yazımda daha ayrıntılı ele aldım.
En basit ifadeyle ıskat, ölen kişinin bazı dinî yükümlülükleriyle ilgili fidye verilmesi meselesidir. Diyanet’in açıklamasına göre, özellikle kişinin sağlık veya benzeri mazeretlerle tutamadığı oruçların fidyesi konusunda belirli hükümler vardır. Buna karşılık namaz borçlarının fidye yoluyla düşürülebileceğine dair Kur’an ve Sünnet’te bir delil bulunmadığı açıkça belirtilmektedir. Ayrıca “devir” adı verilen, paranın fakire verilip tekrar geri alınarak işlemin defalarca tekrarlanması şeklindeki uygulamanın da Diyanet tarafından aklî ve naklî bir dayanağının bulunmadığı ifade edilmektedir.
Buradaki kritik nokta şudur: Ölünün ardından yapılabilecek hayır ile ölünün yakınlarının acısını ekonomik bir fırsata dönüştürmek aynı şey değildir. Bir insan sevdiğini kaybettiğinde zaten kendisini suçlamaya yatkındır.
“Acaba daha fazlasını yapabilir miydim?” “Acaba onun için yeterince dua ettirebildim mi?” “Acaba onun borçlarını ödeyebildim mi?” İşte böyle bir ruh hâlindeki insana sürekli yeni bir ödeme kapısı açarsanız, ortada artık sadece dinî bir mesele kalmaz. Ortada vicdan üzerinden kurulmuş bir ekonomik ilişki vardır.
Ölünün Ardından da Bitmiyor
Öldükten sonra bile geride bıraktığı insanların duyguları üzerinden para kazanmanın yolları aranıyorsa, burada durup düşünmek gerekir. Kur’an okutulur, bağış yapılır, kurban kesilir, fidye konuşulur, ıskat konuşulur, mezar konuşulur, cenaze konuşulur, taziye konuşulur…. Ölümün etrafında ne kadar ekonomik alan varsa, o alanın tamamı birilerinin geçim kapısına dönüşüyorsa, buna din hizmeti diyemezsiniz. Çünkü din insanın acısını sömürmek için değil, insanın acısını hafifletmek için vardır.
Bir insanın annesi veya babası öldüğünde onun cebine değil, kalbine dokunmak gerekir. Bir evlat babasını kaybettiğinde ona yeni bir ödeme listesi çıkarmak değil, yanında olmak gerekir. Bir insan eşini kaybettiğinde onun çaresizliğini ekonomik bir fırsata çevirmek değil, acısını paylaşmak gerekir.
Leş Kargası Gibi…
Ölümün başında bekleyen bir leş kargası düşünün. Orada hayat yoktur. Ama karga için bir fırsat vardır. İnsanın acısı üzerinden ekonomik menfaat devşiren Süleymancılar bunu yapıyor yıllardır. Hatta mesele daha da ağırdır. Çünkü leş kargası ölünün ardından yalnızca leşini parçalar. Süleymancılar ise ölünün ardından kalanların vicdanını, korkusunu, sevgisini ve çaresizliğini de parçalayabilir. Süleymancılar bu konuda daha çok öne çıktığı için onların ismini veriyorum, yoksa İsmailağa gibi tarikatların da aynı işlemlerden para kazanma derdinde olduğunu biliyorum.
Ölülerin mezarını açıp soygunculuk yapanlara eski dilde “nebbâş” deniliyor. Bugün mezar açılmıyor olabilir. Fakat ölünün ardından kalanların vicdanı açılıyor, cebi açılıyor, duyguları açılıyor ve oradan para çıkarılıyorsa, yöntem değişmiş ama istismar mantığı değişmemiş demektir.
Tilkiye Tavuk Kümesi Emanet Edilir mi?
İşte tam bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bir cemaatin veya herhangi bir dinî yapılanmanın mezarlık hizmetlerinde ekonomik ve idarî güç sahibi olması doğru mu? Bunu yalnızca Süleymancılar açısından değil, bütün cemaat ve tarikatlar açısından sormak gerekir. Bu soruyu daha çok Diyanet İşleri Başkanlığına sormak gerek. Milleti bu konularda yeterince aydınlatmış olsalar, bu leş kargaları milleti bu kadar rahata sömüremezler.
Devletin görevi, herhangi bir cemaatin önünü açmak değil; bütün vatandaşlara eşit hizmet vermektir. Mezarlıklar da cemaatlerin nüfuz alanı değildir. Mezarlıklar milletindir. Ve ölüm karşısında herkes eşittir.
Bu yüzden mezarlıklar müdürlüğü gibi bir kamu hizmet alanının herhangi bir cemaatin ekonomik veya örgütsel nüfuz alanına dönüşmesi, ciddi bir problemdir.
Çünkü tilkiye tavuk kümesini teslim etmek nasıl akıl dışıysa, ölünün ve cenaze sahibinin en savunmasız olduğu bir alanı ekonomik menfaati, cemaatinin kazancı, cenaze sahibinin acısından veya dininden daha önemli olan tarikatlara teslim edilemez.
Cenazelerimiz cemaatlerin gelir kapısı değildir, mezarlıklarımız cemaatlerin mülkü değildir. Ve ölüm, hiç kimsenin ticaret alanı olmamalıdır.