21.Yüzyılda İlkel Kabile Mantığıyla Düşünmek

İnsanlık, mağara duvarlarına resim çizdiği günlerden yapay zekâ çağına kadar uzun bir yol kat etti. Uzaya araç gönderdi, gen haritasını çıkardı, saniyeler içinde dünyanın öbür ucuyla iletişim kurmayı başardı. Fakat görünen o ki teknoloji ilerlerken bazı zihinler hâlâ binlerce yıl öncesinin düşünce kalıplarından kurtulamadı.

Bugün Afrika’nın bazı ilkel kabilelerinde yapılan ruh çağırma seanslarını izlediğinizde, insanların ölmüş atalarından yardım istediğini, onların yaşayanların hayatına müdahale ettiğine inandığını görürsünüz. Hastalıkların iyileşmesinden yağmurun yağmasına, savaşların kazanılmasından bereketin artmasına kadar birçok konuda ölülerin tasarruf sahibi olduğuna inanılır.

Bu kabileler, atalarının mezardan çıkıp av mevsimini yönetmesini veya avlanacak hayvanın peşine düşmesini beklemez. Onlardan beklenen, atalarının ruhlarından manevi destek almaktır. Ölülerin bedenleri değil, ruhlarının yaşayanlara yol gösterdiğine inanılır.

Modern insan bu görüntüleri izlediğinde çoğu zaman hayret eder. Çünkü bilim çağında yaşayan biri için mezardaki insanların dünyayı yönetmeye devam ettiği düşüncesi akıl dışı görünür.

Fakat aynı mantık, farklı kıyafetlerle karşımıza çıktığında birçok insan bunun farkına bile varmaz.

Son dönemde, Cübbeli Ahmet merkezli “kabirden tasarruf” tartışmaları bu duruma dikkat çekici bir örnek oluşturdu. Cübbeli Ahmet, eleştiriler karşısında, “Ben, mezardan çıkıp Cumhurbaşkanı yerine imza atıyor demedim. Ruhaniyetinin yol gösterdiğini söyledim.” şeklinde bir açıklama yaptı.

Oysa Afrika’daki ilkel kabilelerde de ölmüş ataların mezardan çıkıp günlük hayatı doğrudan yönetmesi beklentisi yoktur. Orada da beklenen, ataların ruhlarının manevi destek sağlaması ve yaşayanlara rehberlik etmesidir.

Bir kısım dinî çevrelerde ölmüş bazı şahısların, velilerin veya şehitlerin dünya üzerinde özel tasarruf yetkilerine sahip olduğuna dair anlatılar dolaşmaktadır. Kimi zaman onların insanların işlerini çözdüğüne, kimi zaman uzak mesafelerden yardım ettiğine, kimi zaman da ölümden sonra güçlerinin daha da arttığına inanılır. Hatta bazı anlatılarda, ölünce etkisinin arttığı, kılıcın kınından çıkması gibi daha güçlü hâle geldiği söylenir.

Oysa burada sorulması gereken soru şudur:

Afrika’daki bir kabile mensubunun ölmüş atasından yardım beklemesiyle, başka birinin ölmüş bir şahsın dünya işlerini yönettiğine inanması arasında mantık bakımından ne fark vardır?

İsimler değişebilir. Kıyafetler değişebilir. Kullanılan kavramlar değişebilir. Fakat düşünce kalıbı aynıdır. Her iki durumda da yaşayan insanların çözümü hayatta olmayan kişilerden beklemesi söz konusudur.

İnsanlığın ilerlemesi, sadece teknolojinin ilerlemesi değildir. Asıl ilerleme, zihnin ilerlemesidir. Cep telefonunu kullanıp zihnen Orta Çağ’da yaşamak bir gelişmişlik göstergesi değildir. Yapay zekâ ile konuşurken aynı zamanda ilkel kabilelerin ruh anlayışına benzer düşünceler üretmek, modern araçlarla eski hurafeleri taşımaktan başka bir şey değildir.

Din, insanı hurafelerden kurtarmak için gelmiştir; yeni hurafeler üretmek için değil. Peygamberler insanları ölülerden medet ummaya değil, doğrudan Allah’a yönelmeye çağırmıştır. Tarih boyunca putların şekli değişmiş, fakat insanın olağanüstü güçler yükleme eğilimi hep var olmuştur.

Bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, teknolojik gelişmişlikten önce zihinsel arınmadır. Çünkü 21. yüzyılda yaşayıp 5 bin yıl önceki kabile mantığıyla düşünmek sadece komik değil, aynı zamanda acınası bir durumdur. İnsanlığın elindeki en gelişmiş cihazları kullanırken zihnini hurafelerin esaretinden kurtaramaması büyük bir çelişkidir.

Sorun Afrika’daki ilkel kabileler değildir. Sorun, o kabilelerin düşünme biçiminin modern şehirlerde, modern binalarda ve modern kıyafetlerin içinde yaşamaya devam etmesidir.

 

Sait ÇAMLICA