Toplumun ahlaki çöküşünden, gençlerin yozlaşmasından, aile yapısının dağılmasından şikâyet edenleri dinliyorum bazen… Televizyon ekranlarında, konferans salonlarında, sosyal medya yayınlarında uzun uzun konuşuyorlar. Memleketin gidişatından yakınıyor, gençliğin elden gittiğini söylüyorlar. Söylediklerinin önemli bir kısmına insan hak da veriyor aslında. Çünkü gerçekten de ortada ağır bir yozlaşma var. Dil bozuluyor, aile bozuluyor, edep bozuluyor, vicdan bozuluyor.
Fakat insan ister istemez şu soruyu soruyor: “Madem bu kadar rahatsızsınız, yıllardır elinizde bulunan imkânlarla neden bu gidişata engel olmadınız?”
Mesela Şevki Yılmaz…
1980’li ve 90’lı yılların en meşhur hatiplerinden biri olarak yıllarca meydanlarda konuştu. Bugün hâlâ toplumun bozulduğundan, gençliğin ahlaki çöküş yaşadığından söz ediyor. Fakat onun oğlu Mehmet Akif Yılmaz da 2015 yılından bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak görev yapıyor.
Şimdi insan düşünmeden edemiyor:
Madem toplum bu kadar kötüye gidiyordu, yıllardır Meclis’te bulunan oğlun ne yaptı?
Aileyi, gençliği, kültürü koruyacak hangi mücadelenin içinde oldu oğlun?
Yoksa sadece makam sahibi olmak için mi milletvekili oldu?
Mesela Ali Rıza Demircan…
Sık sık televizyonlara çıkıp toplumsal yozlaşmadan bahseden bir diğer isim de Ali Rıza Demircan’dır. O da uzun yıllardır muhafazakâr çevrelerde etkili olmuş bir isim. Ancak ne zaman ahlak üzerine yaptığı konuşmaları dinlesem, aklıma hemen oğlu Ahmet Misbah Demircan geliyor.
Ahmet Misbah Demircan tam 15 yıl İstanbul Beyoğlu Belediye Başkanlığı yaptı. Ardından altı yıldan daha uzun süre Kültür Bakan Yardımcılığı görevinde bulundu. Yani sadece fikir üreten değil; kültür politikalarının tam merkezinde yer alan bir isimdi.
Şimdi sorulması gereken soru şu değil mi?
Yıllarca kültür politikalarının içinde bulunan insanlar, bugün şikâyet edilen kültürel yozlaşmaya karşı hangi kalıcı eserleri bıraktılar?
Gençliği koruyacak hangi kültürel iklim oluşturuldu?
Beyoğlu gibi Türkiye’nin vitrini sayılan bir ilçede hangi manevi dönüşüm gerçekleştirildi?
Çünkü mesele sadece konuşmak değildir; mesele, elindeki yetkiyi ne için kullandığındır.
Mesela Sadık Albayrak…
1970’li, 80’li ve 90’lı yılların en tanınmış İslamcı yazarlarından biri olarak yıllarca topluma yön veren isimlerden oldu. Bugün de zaman zaman toplumdaki ahlaki çözülmeden bahsediyor. Ancak insanın aklına ister istemez ailesinin bulunduğu konum geliyor.
Oğlu Serhat Albayrak, Türkiye’nin en etkili medya kuruluşlarından biri olan ATV’nin patronu konumunda. Yıllardır milyonlarca insanın izlediği diziler, programlar, magazin içerikleri bu medya düzeninin içinden geçiyor. Bir diğer oğlu Berat Albayrak ise sadece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı değil; aynı zamanda yıllarca bakanlık yapmış, devlet yönetiminde en kritik görevlerde bulunmuş bir isimdi.
Şimdi insan sormadan edemiyor:
Toplumu yozlaştırdığı söylenen medya düzenine karşı ne yapıldı?
Aile yapısını koruyacak hangi kültürel mücadele verildi?
Gençliği tüketim kültüründen uzaklaştırmak için hangi adımlar atıldı?
Bir yandan yangından şikâyet edip diğer yandan yangını büyüten rüzgârın içinde durmak nasıl izah edilir?
Atalarımız boşuna dememiş: “Lafla peynir gemisi yürümez.”
…ve diğerleri
Ankara’nın eski belediye başkanı Melih Gökçek ve şu anda milletvekili olan oğlu Osman Gökçek ahlaktan bahsettiğinde, Beyaz TV’de yayınlanan ve toplumun ahlakını bozduğu eleştirileri yapılan programlar sadece benim mi aklıma geliyor?
Son zamanlarda toplumdaki yozlaşmadan ve ahlaki bozulmadan şikâyet edenlerden biri de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Necmettin Bilal Erdoğan olmaya başladı. Bilal Erdoğan’ın bu tür şikâyetlerde bulunduğu videolar karşıma çıktığında, içimden şu soru geçiyor: “Bunları ekranda söyleyeceğine, önce evde söylemen gerekmiyor mu?”
Yetki Sizde…
Bugün toplumun hâlinden şikâyet edenlerin önemli bir kısmı, bu düzenin dışında kalmış insanlar değil. Tam tersine; medya ellerinde olmuş, belediyeleri yönetmişler, kültür politikalarında görev almışlar, Meclis sıralarında oturmuşlar. Yani sadece konuşma makamında değil, karar verme makamında da bulunmuşlar.
Ama ne hikmetse iş sorumluluğa gelince herkes suçu “zamana”, “gençliğe” veya “toplumun bozulmasına” bırakıyor. Oysa toplum kendi kendine bozulmaz.
Bir toplum; televizyonuyla, siyasetiyle, kültürüyle, eğitim sistemiyle şekillenir. Eğer yıllarca ekranlarda reyting uğruna ahlaksızlık normalleştirildiyse, gösteriş başarı sayıldıysa, tüketim kutsandıysa; bugün ortaya çıkan tablodan sadece gençleri sorumlu tutamazsınız.
Çünkü gençlik büyüklerin aynasıdır. Tohum neyse ürün odur. Toprağa diken ekip gül beklenmez.
Bugünün gençleri söylenene değil, yapılana bakıyor artık. Adalet anlatıp adam kayıranları görüyorlar. Ahlak konuşup güç karşısında susanları görüyorlar. İsrafı eleştirip lüks içinde yaşayanları görüyorlar. Ve söz ile hayat arasındaki uçurum büyüdükçe güven de yıkılıyor.
Atalarımızın o meşhur sözü tam da böyle zamanlar için söylenmiş olmalı: “Kızımı kaçıran kadı olursa, kimi kime şikâyet edeyim dadı?”
Bugün toplumun hâlinden yakınanların önce dönüp kendi etkilerine, kendi çevrelerine ve kendi sorumluluklarına bakmaları gerekiyor. Çünkü bazen en yüksek sesle şikâyet edenler, yangının en yakınında duranlardır.
Ve unutulmamalıdır ki; Yetki sahibi olup hiçbir şey yapmayanların şikâyeti, suskun bir itiraftan başka bir şey değildir.
Sait Çamlıca
Eğitimci Yazar