Türkiye’de aklını kullanmanın öneminden söz eden Müslümanlar, belki de en büyük teşekkür borçlarını hiç beklenmedik iki kişiye borçlular: Fethullah Gülen ve Cübbeli Ahmet.
Evet, yanlış okumadınız.
Çünkü bazı insanlar kitap yazarak, konferans vererek, eğitim faaliyetleri düzenleyerek topluma ders vermeye çalışırlar. Bazıları ise bizzat yaşattıkları tecrübelerle milyonlarca insana unutulmayacak dersler verirler. Tarih boyunca ikinci yöntem her zaman daha etkili olmuştur.
Bir trafik kazasından sonra insanlar emniyet kemerinin önemini daha iyi anlar. Büyük bir yangından sonra duman dedektörü satışları artar. Sahte altın piyasaya sürülünce insanlar sarrafa gitmeyi öğrenir. Sahte doktorlar ortaya çıkınca herkes diplomaya bakmaya başlar.
Türkiye’de de cemaatler, tarikatlar ve sorgulanamaz dinî otoriteler konusunda benzer bir süreç yaşandı.
Yıllarca insanlara “aklınızı kullanın” denildi. Pek etkili olmadı.
Yıllarca “kimseyi kutsallaştırmayın” denildi. Pek dinlenmedi.
Yıllarca “bir yapıya teslim olmayın” denildi. Pek karşılık bulmadı.
Sonra hayat sahneye çıktı.
Bir cemaat yapılanmasının toplum, millet ve devlet açısından ne kadar büyük riskler üretebileceğini herkes yaşayarak gördü. Bir kişinin veya bir yapının sorgulanamaz hâle gelmesinin nelere yol açabileceği milyonlarca insan tarafından tecrübe edildi.
Ardından başka bir cephede, din adına konuşan kişilerin etrafında nasıl bir otorite alanı oluşturulabileceği, insanların dinî kavramlar üzerinden nasıl etkilenebileceği ve “Ehl-i sünnet” etiketinin her zaman aklın ve eleştirinin önünde tutulmasının ne gibi sonuçlar doğurabileceği yeniden tartışılmaya başlandı.
Sonuç mu?
Eskiden insanlar bir hocanın cübbesine bakıyordu; şimdi söylediklerine bakıyor.
Eskiden insanlar bir cemaatin büyüklüğüne bakıyordu; şimdi yaptığı işe bakıyor.
Eskiden insanlar “Kim söyledi?” diye soruyordu; şimdi yavaş yavaş “Doğru mu söyledi?” sorusunu sormayı öğreniyor.
Bu değişim elbette tamamlanmış değildir. Hâlâ yolun başındayız. Ancak artık çok daha fazla insanın, dinî söylemleri sorgulamanın imana zarar vermediğini; aksine aklı kullanmanın Kur’an’ın temel çağrılarından biri olduğunu fark ettiği söylenebilir.
Belki de gelecekte tarihçiler bugünleri incelerken ilginç bir değerlendirme yapacaklar.
Nasıl ki Osmanlı tarihinde “Vaka-i Hayriye” adı verilen bir dönem, bir yapının tasfiyesiyle yeni bir sürecin başlangıcı olarak görülüyorsa; Türkiye Müslümanlarının cemaat, tarikat ve sorgulanamaz dinî otorite anlayışlarından uzaklaşmaya başladığı bu dönemi de farklı bir “Vaka-i Hayriye” olarak değerlendirenler çıkacaktır.
Çünkü bazen toplumlar kitap okuyarak değil, bedel ödeyerek öğrenir.
Bazen bir bozuk terazi bin vaazdan daha etkili olur.
Bazen bir yangın bin nasihatten daha öğreticidir.
Ve bazen insanların akıllarını kullanmayı öğrenmeleri için, akıllarını kullanmadıklarında neler olabileceğini görmeleri gerekir.
Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de eleştirel düşüncenin yaygınlaşmasına en büyük katkıyı yapanların kimler olduğu konusunda tarih belki de oldukça ironik bir hüküm verecektir.
Kimi insanlar fikirleriyle öğretir.
Kimi insanlar ise ibret olarak…
Sait Çamlıca
Eğitimci Yazar