“Dünyada en sevdiğiniz insan kim?” diye sorsak, etrafımızdaki tüm Müslümanlar aynı cevabı verir. “En sevdiğimiz kişi, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed.”
Bu soruyu Kutlu Doğum programlarında verdiğim konferanslarda soruyorum. Sahnede konuşma yaparken, ne zaman peygamberimizin adını ansam, salonda beni dinleyenlerin önemli bir kısmının dudakları kıpırdıyor, bazıları ellerini kalplerine götürerek salavat getiriyor. Sahneden bunu görmek beni mutlu ediyor.
Gördüğüm bu sahneyi dinleyicilere anlattıktan sonra başka bir soru daha soruyorum, “Bu kadar çok sevdiğiniz peygamberimizin hayatını veya peygamberimizi eğiten hayat kitabımız, başucu rehberimiz olan kitabı en son ne zaman okudunuz?” Maalesef birkaç kişi dışında elini kaldıran olmuyor.
Bu Nasıl Sevgi?
Garip değil mi? “En çok seni seviyoruz” dediğimiz peygamberimizin hayat kitabını hiç okumuyoruz. Gençlik veya öğrencilik yıllarımızda dinlediklerimiz veya okuduklarımızla yetiniyoruz. Haftalık takip ettiği birkaç dizisi olan insanlar, en çok O’nu seviyoruz dedikleri peygamberlerinin hayatlarını hiç okumuyorlar.
Peygamber sevgisi, sadece ismini duyunca salavat getirmeye indirgenmişse, “Bu nasıl sevgi?” diye sormaya hakkımız var. Sevgi ispat ister, sevgi bedel ister. Sevdiğiniz çiçeği susuz bırakıyorsanız, kurutursunuz.
Peygamberimizi seven O’nu tanımak, O’nu anlamak ve O’nun yaptıklarını yapmaya gayret etmek zorunda değil mi? Kendinize hiç sordunuz mu, “Peygamberimizin hayatını anlatan bir kitabı en son ne zaman okudum?” diye. Bence düşünün ve okumadıysanız mutlaka okuyun. Bana sorarsanız, her yıl farklı bir yazardan, yeniden peygamberimizin hayatını okumak gerekiyor.
Her sene farklı bir yazardan peygamberimizin hayatını okumayı tavsiye ederken, kendi yaşadığım okuma sürecinden yola çıkarak söylüyorum bunu. Her sene farklı bir yazarın kaleme aldığı meal veya tefsiri, bunun yanı sıra farklı bir yazardan siyer okumaya çalışıyorum. Her okumamda yeni şeyleri fark ediyorum.
Zengin Bir Tüccar Neden İnzivaya Çekilir?
Prof. Dr. Celaleddin Vatandaş’ın iki cilt olarak yayımladığı “Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti” isimli kitabını okurken, bildiğim fakat o kitabı okuyuncaya kadar dikkatimi çekmemiş olan bir olay dikkatimi çekti. Prof. Dr. Celaleddin Vatandaş’ın her siyer kitabında yazan Hira inzivasına dair yaptığı yorum, beni çok etkiledi. Sahi ne işi var Hz. Muhammed (sav)’in Hira’da. Zengin ve tüccar bir eşi var peygamberimizin. İşleri ve toplumdaki itibarı yerinde… Buna rağmen neyi dert ediyor Efendimiz? Niye inzivaya çekiliyor?
Peygamberimizin Hira dağında inzivaya çekilme sebebi “dert etmesidir” diyor özetle. Neyi dert ediyor? Toplumda yaşanılan sorunları dert ediyor. Güçlünün zayıfı ezmesini, zenginin fakiri kullanmasını, ahlâksıza hesap sorulmamasını dert ediyor.
Prof. Dr. Celaleddin Vatandaş’ın konuya dair yazdıklarını birlikte okuyalım:
(…) Mağarada yaşadığı olaya kadar O’nu çevresindeki insanlardan ayıran en önemli özelliği, sahip olduğu bazı bireysel özellikleri ve ahlâki erdemleriydi. (…) O’nun ahlâki erdemleri ise, erdem denilen şeylerden oldukça uzak bir toplumda, herkesten farklı bir hayat tarzı edinmesine yol açmıştı. Erdemleriyle yalnız olduğu gibi, yaşantısıyla da yalnız olmayı tercih etmiş; son birkaç yıldır toplumdan iyice uzaklaşmıştı. Yalnızlığı sever hale gelişi, sıklıkla inzivaya çekilmeyi hayatının özelliklerinden birisi haline getirmişti. (…) İnzivayı bir kaçış olarak görüyordu. Çünkü kişiliğinin bir parçası olan ahlâki erdemlerine karşılık, her türlü kötülüğün, ahlâksızlığın olabildiğince yaygın olduğu bir toplumun ferdiydi. (…) Kendi toplumunda ve ticaret amacıyla gittiği diğer bazı toplumlarda hep benzer şeyler görmüştü. Dünyanın içinde debelendiği bütün bu kötülükleri, yanlışlıkları aklı kabul etmemiş, yüreği kaldırmamıştı. (…)
Elbette ki insanlığın sorunlarına duyarlı her insan gibi, O da bir çözüm aramaktaydı; kötülüklerin ve ahlâksızlıkların olmadığı bir dünyanın özlemini taşıyordu. İnsanlığın gidişatının yanlışlığı karşısında, bir kurtuluş yolu arıyordu. Fakat bulamamıştı ve bulamıyordu. (…) Varlığı, hayatı, hayatın amacını, varoluşu ve ölümü, evreni, insanı, toplumu anlamaya çalışıyor ama anlayamıyordu; anladığını zannettiği şeylerin doğruluğundan da emin olamıyordu. Bu nedenle dünyasını küçültmüştü. Kendisini ve ailesini merkeze almış; ailece temiz kalmanın, kötülüklere ve ahlâksızlıklara bulaşmamanın çabasını yürütür olmuştu. (…)
O sene yine aynı mağaraya gelmiş ve birkaç günlüğüne inzivaya çekilmişti. (…) Tüm insanlığın kaderini etkileyecek olayı işte böylesi bir anda yaşadı. Mağaraya bu son kapanışında, derin düşüncelerin ve cevapsız soruların girdabında zihnini toplamaya çalışırken, aniden karşısında daha önce hiç görmediği bir varlık belirdi. Varlık kendisine yaklaşıp “Oku” dedi.
Dert Etmeli
Bu alıntı bana çok önemli kapılar açtı. Klasik Siyer kitaplarında “Abdulmuttalip’in alnında nur vardı. Oğlu Abdullah doğunca, nur onun anlında belirdi. Abdulmuttalip’in oğlu Abdullah evlenince, hamile kalan Amine annemizin alnı nurlandı” gibi anlatımları çok yaparlar. Bazı âlimler bu anlatımı olduğu gibi kabul ederken, bazıları da bu anlatımın doğru olmadığını, peygamberliğin toplumun en ahlâklısına ve toplumu en çok dert eden kişiye verildiğini söylerler.
İkinci görüş bana daha doğru gelmekle beraber, bu tartışma bu yazının konusu değil. Benim bu anlatımdan çıkarttığım en büyük ders “Allah (c.c.) dert edene yardım ediyor!” gerçeğidir. Bizim dertli insanlara ihtiyacımız var. Çünkü dert etmeyen, derman bulamaz. Dert etmeyene Allah (c.c.) yardım etmez.
Dertli bir öğretmen, sınıftaki öğrencilerini hem dünyaya hem âhirete hazırlama sorumluluğu olduğunu bilir, o çocukların gözlerinin içine bakarken, ülkesinin ve ümmetin geleceğinin bu gençler olduğu gerçeğiyle hareket eder.
Dertli bir imam, mesleğinin peygamber mesleği olduğunu aklından çıkartmaz. Derdi ümmet olan imam, ümmetin geleceğinin çocuklar ve gençler olduğunu bilir. Camisinde çocuk sesi duymadığında sıkılır, vaazlarını dinleyenler arasında gençleri göremediği zaman üzülür.
Dertli bir Müslüman, “kendine Müslüman” bir hayat yaşayabilir mi? “Bana ne ümmetin dertlerinden” diyebilir mi? Toplumda hırsızlık artmış, sokak çocukları çoğalmış, ahlâksızlık yaygınlaşmış. “Ben mi düzelteceğim bu dünyayı?” diye geri çekilebilir mi bir Müslüman?
İnziva İçin Hira Şart Değil
Peygamberlerin hayatlarını okuduğumda, dikkatimi çeken olaylardan bir tanesi de birçok peygamberin hayatındaki iki ortak noktadır. Biri, gönüllü veya zorunlu, bir inziva var hayatlarında. Diğeri, yine gönüllü veya zorunlu, hakikati anlattıkları için hicret etmek zorunda kalmalarıdır veya dışlanmalarıdır.
Dert edinin. Dert edinmek için mağaraya sığınmanıza gerek yok. Oturduğunuz yerde dert edinin. Daha iyi bir Müslüman olabilmeyi dert edinin. Yanlış yolda olanları uyarmayı dert edinin. Doğru yolda gidenleri takip etmeyi dert edinin. Yoldaki bir taşı kaldırmayı, bir ağaç dikmeyi, bir mazluma sahip çıkmayı, bir garibanın yüreğine dokunmayı dert edinin.
Hiçbir şey yapamıyorsanız, “Niye dert edemiyorum?” diye dert edinin. Çünkü Allah (c.c.) dert etmeyene yardım etmez.
Sosyal medya hesaplarında paylaşmak için Hira Nur dağına çıkıp selfie çekinenlere, Peygamber Efendimizin derdini daha nasıl anlatabiliriz?
Bilmiyorum!
Sait ÇAMLICA
Eğitimci Yazar