İstihbarat Hiç Bu Kadar Kolay Olmadı

Tarih boyunca bütün devletler istihbarat teşkilâtı kurup hem kendi içişlerini hem dost veya düşman ülkelerin takibini bu istihbarat örgütleri sayesinde yaptılar. Bizim en çok adını duyduğumuz istihbarat örgütleri Amerika’nın CIA, Rusya’nın KGB, Almanya’nın BND ve Türkiye’nin MİT’idir.

Yüz yıl öncesine kadar istihbarat toplamak çok uzun zaman isteyen, masraflı ve riskli bir işti. Nesilden nesle geçmesiyle istihbaratçılığın kök saldığı bazı köklü aileler toplumun içinde yaşardı. İki yüz yıl önce Osmanlı topraklarına istihbarat toplamak için gelen bir İngiliz Ajanını düşünün. Nasıl bilgi toplayacak? Bilgi almak istediği üst düzey yetkilinin mahrem bilgilerini nasıl elde edecek? O yıllarda birçok devlet, özel olarak seçip yetiştirdiği zeki gençleri Osmanlı topraklarına gönderir, Müslüman olmaya geldiğini söyleyen genç bir okula kayıt olurdu. Müslüman olan bir insanın öğrenmesi gereken temel dini bilgileri öğrenir, gerekirse Müslüman bir kadın veya kendisi gibi istihbarata çalışan Müslüman görünen bir kadınla evlenir ve bizim topraklarımıza yerleşirdi. Onların çocukları hatta torunları bile aynı ülkenin istihbarat ekibine çalışmaya devam ediyor hâlâ.

Zeki Müren Bizi Görüyor!

Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği 2001 yılında yayınlanan Vizontele filminden akılda kalan cümlelerden birisiydi “Zeki Müren de bizi görecek mi?” cümlesi. Vizontele filmi, yazlık sinema dönemini yaşayan Türkiye’nin, her eve bir televizyonun girdiği döneme geçiş sürecidir. 1950 doğumlu olan annem, köyünde ilk defa televizyonu gördüklerinde yaşadıkları şaşkınlığı anlatmıştı. Bazı çocuklar televizyonun arkasına geçip, “Bu insanlar bunun içine nasıl giriyorlar?” diye meraklarını gidermek için bakar ve anlamaya çalışırmış.

Vizontele filminde, kasabanın deli oğlanı Emin, çevresindeki tüm insanlara her türlü iş için yardım eden ve herkesin sevdiği bir adamdır. Televizyonun henüz yeni yeni Anadolu’ya yayılmaya başladığı bu dönemde, köy halkı dönemin en büyük icadıyla tanışmaya hazırlanmaktadır. Televizyona dair çeşitli beklentiler vardır. Mekânik işlerle uğraşmayı seven Deli Eminde televizyonun nasıl bir buluş olduğunu merak etmektedir. Televizyon kasabaya gelirken, beraberinde birçok şey getirecektir. Yılmaz Erdoğan’ın gösterildiği dönemde hasılat rekorları kıran filminin başrollerinde de Yılmaz Erdoğan, Demet Akbağ, Cem Yılmaz ve Erdal Tosun gibi isimler var. Filmde akılda kalan sahnelerden birisi şöyle:

“Köyümüze Vizontele gelecek” diye köy halkına belediye başkanı duyuru yapınca, belediye önünde bekleyen ahaliden birisi, “Bu alet neyin nesidir Reis Bey? Duyan var, duymayan var” diye soruyor.

“Vizontele radyonun resimlisidir” diye açıklama yapıyor belediye başkanı. Bu açıklamadan da bir şey anlamayan vatandaşlardan birisi “Nasıl yani?” diye sorunca, belediye başkanı sinirli bir ses tonuyla, “Yav güzel kardeşim. Şimdi radyoda Zeki Müren şarkı söylemiyor mu? İşte onu söylerken hem görüp hem dinleyeceksiniz aynı anda.”

Bu açıklamadan sonra Cem Yılmaz’ın canlandırdığı karakter söze giriyor ve “Peki! Zeki Müren de bizi görecek mi?” diye soruyor. Bu soru karşısında hem meydanda hem belediye binasının balkonunda bir sessizlik ve şaşkınlık yaşanıyor. Belediye başkanı etrafındaki insanları süzdükten sonra “Vallahi orasını bende bilmiyorum” diye cevap veriyor.

Meydanda belediye başkanını dinleyen vatandaşlardan birisi (Erdal Tosun) “Eğer görürse iyi değil. Ev hâlidir kardeşim. İnsan icabında donla geziyor. Koskoca Zeki Müren’e karşı olur mu?” diye itirazını dile getiriyor. Belediye Başkanı cevap vermeden, hemen yanında ayakta bekleyenlerden birisi söze giriyor ve “Zeki Müren hadi neyse şarkıcıdır. Peki ajans saatlerinde ne olacak? Başbakan çıkar, Reisi Cumhur çıkar. Evde de böyle kravatlı bütün gün oturamayız ki?” diye itiraz ediyor.

Derdini anlatamadığını düşünen ve yanlış yorumlara sinirlenen belediye başkanı “Saçma sapan konuşmayın be! Sinemada artistler sizi görüyor mu?” diye öfkesini belli edince, yanında ki kişi “görmüyor mu?” diye şaşkınlığını ifade ediyor. Belediye başkanı aynı sinirli haliyle “Görmüyor! İşte bu sinema gibi olacak. Artık her evde bir sinema olacak. Bilet almaya lüzum kalmayacak” diyerek konuşmasını bitiriyor.

Biri Bizi Gözetliyor!

Yılmaz Erdoğan bu senaryoyu yazarken, bugün yaşadığımız süreci hesap etmiş midir bilemem? Ancak artık bize teknoloji satanlar, biz onları izlerken onlar da bizi izleyecek teknolojiyi geliştiriyorlar. Zeki Müren kimseyi göremedi. Ancak dünyayı yöneten ve teknolojiyi pazarlayan güçler, evimizi gözetleyip dinleyecek hâle geldiler. Bunu yapabilmek için televizyona çok fazla ihtiyaçları yok aslında. Elimizden düşürmediğimiz telefonlar ve yanımızdan ayırmadığımız tabletler ile bunu çok daha kolay yapabiliyorlar.

Biz televizyonu izlerken, televizyon da bizi izliyor. Keşke sadece izlese! İzlerken her hareketimizi, mimiklerimiz, tebessüm, kahkaha gibi verdiğimiz tepkileri de inceleyip film hakkındaki düşüncelerimiz ile ilgili raporlar hazırlayacaklar. Sadece bizi gören bir televizyon değil, bizi izlerken duygularımızı da görüp gelecekte o duygularımızı yönlendirmenin hazır-lığını daha iyi yapmak için çalışıyorlar.

Mühendisler insanların duygularını göz hareketlerine ve yüz kaslarına bakarak tespit edebilen bir yazılım geliştiriyor. Televizyona iyi bir kamera yerleştirildiğinde hazırlanmış olan algoritma hangi sahnelere güldüğümüzü, hangi sahnelerde üzüldüğümüzü ve hangi sahnelerden sıkıldığımızı anlayabilir. Sonra algoritma biyometrik sensörlere bağlanırsa her bir karenin kalp atışımızı, tansiyonumuzu ve beyin faaliyetimizi nasıl etkilediğini anlayabilir.

Televizyon kelimesi Yunanca “uzak” anlamına gelen “tele” kelimesi ile Latincede “görüntü” anlamına gelen “vizyon” kelimelerinden türetilmiştir. Bir şeyi uzaktan görmemize yarayan bir alet olarak düşünülmüş. Önümüzdeki yıllarda görülmemizi de sağlayabilir. Biz televizyon izlerken, televizyon da bizi izleyebilir.

Elimizdeki telefonlar sayesinde nerede olduğumuzu bilen ve nerelere gittiğimizi sürekli takip eden, sosyal medya hesaplarımız sayesinde duygularımızı arşivleyen gücün, geleceğimiz açısından tehlikesinin farkında mısınız? Algoritmalar bizi daha iyi tanıdıkça otoriter hükümetler de vatandaşları üzerinde Nazi Almanyası’nı gölgede bırakacak derecede mutlak bir kontrol elde edebilirler. Böyle bir rejime direnmek neredeyse imkânsız olabilir. Teknolojiyi elinde tutan bu rejim nasıl hissettiğinizi bilmekle kalmayacak, size ne isterse onu hissettirebilecek. Diktatör, vatandaşlara sağlık hizmeti ya da eşitlik getirmese de muhalifleri değil de kendisini sevmelerini sağlayabilecek.

En Çok Hangi Ülkeyi İzliyorlar?

Teknolojinin, özellikle bilgisayar ve sosyal medya çağı teknolojisinin en güçlü olduğu merkezi ülke Amerika’dır. Sizce Amerika en çok hangi ülke vatandaşlarını takip ediyordur. Aklınıza gelen ilk ülke Türkiye veya Rusya olabilir. Ancak yanılıyorsunuz. Amerika’nın en sıkı takip ettiği vatandaşlar, kendi ülkesi sınırlarında yaşayanlardır. Amerika en çok ve en sıkı şekilde Amerika’da yaşayanları takip ediyor. Çünkü bütün katiller en çok yakın çevresindeki insanlardan korkarlar. Dünyanın diğer ucunda yaşayan ve Amerika’dan nefret eden bir insan Amerika’ya fazla zarar veremez. Hatta hiç zarar veremez. Ancak Amerika sınırlarında yaşayıp Amerika’dan nefret eden insan veya grupların nefreti eyleme geçerse, Amerika içeriden yıkılır.

Bumerang Cehennemi!

Osman Sınav’ın yönettiği 2001 yapımı Deli Yürek-Bumerang Cehennemi filmi, ülkemize yerleşmiş olan bu tür ailelerin ihanetinden bahsediyor bir sahnesinde.

Filmin başrolünde Kenan İmirzalıoğlu (Yusuf Miroğlu), Selçuk Yöntem (Bozo) ve Oktay Kaynarca (Cemal) var. Nişanlısı Zeynep ile beraber askerliğini birlikte yaptığı arkadaşının düğünü için Diyarbakır’a giden Yusuf’un arkadaşı düğün sırasında bir suikast sonucu hayatını kaybeder. Yusuf Miroğlu, olayın sorumlularını araştırmaya başlayınca ortada çok karmaşık birtakım örgütlerin olduğunu görür. Cinayetlerin merhum Diyarbakır Emniyet Müdürü Sayın Gaffar Okkan cinayeti ile de ilişkisi olduğunun farkına varır. Bu esnada büyük bir çıkmazın içine giren Miroğlu, askerde komutanlığını yapan Bozo ile konuşunca, bölgenin gerçeklerini görmeye başlar. Uyuşturucu ticareti ve silah kaçakçılığı başta olmak üzere her türlü kanunsuz olayın döndüğü bu bölgede Miroğlu’nun mücadelesi anlatılıyor filmde.

Bu filmin bizim konumuzla ilgili en önemli sahnesi, Bozo ile Miroğlu arasında geçen şu konuşmadır.

– Kasap Hasan diye biri yok Yusuf. Kuzey Dakotalı David var. Bunların fiziği bize çok benzer. Anadilleri gibi Kürtçe konuşurlar. Hatta lehçe farklılıklarını kullanabilecek kadar iyi. Yabancı olduklarını fark etmek mümkün değildir.

– İnanamıyorum! Bu adam Hizbullah’ın Bölge İmamı olmuş.

– Yıllar önce buraya gelip yerleşiyorlar. İmam gibi, esnaf gibi, dağa çıkmış çoban gibi. Biz burada PKK’ya yataklık eden, öldüğü zaman boynunda haçla gömdüğümüz çok Dakotalı İmam (!) oldu. Bunlar Amerikan derin devletinin yetiştirdiği, kozmik bilgilerle donatılmış gayri nizami harbi iyi bilen adamlar. Kasap Hasan yani David, sadece bunlardan biri.

Parayla İstihbarat!

İstihbarat toplamak için başka bir ülkeye ajan yerleştirmek çok uzun yıllar süren, sabır isteyen bir süreçtir. Bu işleri hızlandırmak için para ile içeriden adam satın almak, başka bir istihbarat toplama yöntemi olarak yüzyıllardır kullanılıyor. Ancak tüm bu sitemlerin çok büyük riskleri var. Size çalıştığını düşündüğünüz kişi başkasına da çalışıyor olabilir. Size doğru bilgi getirip getirmediğinden emin olmanız zordur. Kendi ülkesine ihanet eden kişinin size de ihanet etmediğinden emin olamazsınız.

En Kolay Yöntem!

İnternet 1960’lı yıllarda Amerikan Ordusu tarafından kullanılan özel bir yazışma yöntemi olarak doğdu. Dünya internet ile 1991 yılında tanıştı. Tarihin en hızlı yayılan teknolojisidir internet. İnter (arası) net (ağ) kelimelerinin birleşmesinden oluşup “ağlararası” demektir. Evinizde internet ağı varsa, size bu hizmeti sunan kişiyi evinize almışsınız demektir. Artık sadece evimizde değil, elimizde de internet bağlantısı var.

Teknoloji çağında, insanlık tarihinin en kolay ve en doğru istihbarat toplama yöntemi geliştirildi. Herkesin eline verdikleri dinleme ve takip cihazıyla, değil sadece devlet kurumlarını veya gizli ve stratejik toplantıları, dağda çobanlık yapan kişiyi bile dinleyip takip edebiliyorlar. Elimize verdikleri dinleme ve takip cihazının adı “Akıllı Cep Telefonu”dur. Cep telefonlarının girdiği yere, o telefonu üreten ülke istihbaratları girmiş olur. Wikileaks belgeleriyle birçok ülkelerin gizli belge ve yazışmalarını internete yüklemesiyle meşhur olan Julian Assange şöyle diyor: “Cep telefonu aslen bir izleme cihazıdır. Ara sıra görüşme yapmanıza da izin verir.”

Şifrelerinizi Kime Verirsiniz?

Sosyal medya hesaplarınızın, e-posta adresinizin ve telefonunuzun şifrelerini kime verirsiniz? Anneniz, babanız, kardeş veya eşinize verdiniz diyelim? Hiç tanımadığınız insanlara verir misiniz bütün şifrelerinizi?

Hiç tanımadığınız bir insanın telefonu elinize geçse, onun bütün özel yazışmalarını okusanız, o insan hakkında bilmediğiniz pek bir şey kalmaz. Zaaflarını, hobilerini, sevdiği veya sevmediği kişileri tanımak için kendisine soru sormanıza gerek kalmaz. WhatsApp mesajları, Google aramaları, YouTube’da seyrettikleri, sahte (fake) hesaplarıyla kimlerle yazıştığını sürekli takip edebildiğiniz insanın tabiri caizse “ciğerini” tanırsınız.

Teknoloji çağında hepimizin şifreleri, yazışmaları, fotoğrafları teknolojiyi üretip satanlar tarafından arşivleniyor. Siz mahrem bir resminizi silseniz bile, onlar asla silmiyor. Bütün Türkiye’nin, tüm İslam coğrafyasının, Orta Doğu’nun hatta tüm dünyanın bilgileri toplanıyor, analiz ediliyor ve raporlanıp kenarda bekletiliyor. Sosyal ağlar artık toplumların beyni gibidir.  Yüz yıl sonra bile sizinle ilgili bilgilere ulaşabilecekler.

Teknolojiyi daha bilinçli kullanma konusunda birey olarak her birimize sorumluluk düşüyor. Aileler çocuklarını, okullar öğrencileri bu konularda mutlaka bilgilendirmeli ve bilinçlendirmeli.

 

Sait Çamlıca

Eğitimci-Yazar

Kaynak Kitap

Teknoloji Kuşatmasında Geleceğimiz

Online Sipariş:
Bu yazının alıntılandığı kitabı aşağıdaki sitelerden satın alabilirsiniz.