Ciğerler oksijenle, mide yiyecek ve içeceklerle beslenir. Ruhun gıdası ise, insanın en zor cevapladığı sorulardan biridir. Ruhu müzikle doyurmaya çalışanlar da var, ibadetlerle huzur bulan da. Hiçbir şekilde ruhunu doyuramayanlar, yaşadığımız yüzyılın en büyük sıkıntılarından biri olsa gerek. Sakinleştirici ilaçlarla ayakta kalanlar, alkolikler, ruh hastalığına yakalananlar vs. Konumuz ruh değil, beyin. Beynin gıdası nedir?

Bilgi girmeli beyne. Okumak besler insan beynini. Okumak, buğday tanelerinin değirmentaşları arasına atılması gibidir… Her kitap, bir buğday tanesi gibidir… Zor yetişir… Ancak hayatı gıdamız olan, ekmeği elde edebilmek için buğdayın yetiştirilip un haline getirilmesi şarttır.

‘Bir buğday tanesi nasıl oluşur?’ sorusunun cevabıile ‘Bir kitap nasıl yazılır?’ sorusunun cevabı birbirine yakındır. Önce tohum ekilir… Sonra o tohumun yeşermesi, sulanması, yaban otlarından temizlenmesi gerek.

Bir buğday tanesine verilen emek gibi emek verilir her kitap için. Bu emeğin yoruculuğunu da tadını da zihinsel sancı çekenler bilir. Kitapların oluşum sürecinianlatmak için kaleme almadım bu yazıyı. Zor meydana gelen bilgiyle, beyni beslemenin önemini anlatmak istiyorum.

Öğrenme durunca beyin duruyor!

Beyne giren bilginin insan üzerindeki etkisi, gözle görülen bir şeydir aslında. Kıyafetin rengi, ayakkabının boyası, saçın şekli gibi, ilk bakışta gözle görülecek kadar somut olmasa da, bilgi insan üzerinde görünür. İnsanın konuşma biçimi, konuştuğu konular, ilgi alanları, neye güldüğü, neyi önemsediği ve ne için ağladığı bilgi ve bilinç derecesine göre değişir.

Bu konuya kafa yorarken, kendi arkadaşlarımdan birisi dikkatimi çekmişti. Lise yıllarında çokça beraber olduğumuz, birlikte çok gezip vakit geçirdiğimiz bir arkadaşımın, değişmeyen tavırları dikkatimi çekti.

1993 yılında İmam Hatip Lisesinden birlikte mezun olduğumuz arkadaşlarımdan bir tanesi, yaş olarak benden büyük, kasları güçlü, yumrukları çok sert birisi idi. Lise çağlarının getirdiği delilikleri de, bazen birlikte yaşardık. Birlikte gezdiğimiz gibi birlikte kavgalara da karışırdık. Beni genelde koruduğu, birçok kez dayak yemekten kurtardığı bir gerçektir.

Bir gün, bir kavgaya karıştım. Birkaç kişiden dayak yedim. Sonra biz onları dövmeye çalıştık vs. Bu süreç genelde böyle işler. En son dayağı ben yiyecektim. Beş altı kişilik bir grupla, beni dövmek için okulumuzun önüne gelen o gençleri, benim sınıf arkadaşım görmüş. Neyi beklediklerini sorunca, kavga etmek için geldiklerini anlamış. Dövmek için beni beklediklerini öğrenince, iyice sinirlenmiş. ‘Siz kim oluyorsunuz ki, benim okulumun önünde, benim en iyi arkadaşlarımdan birisini dövmek için bekliyorsunuz? Ben varken sınıf arkadaşlarıma kimse dokunamaz. Dağılın buradan yoksa karşınızda beni bulursunuz!” diyerek hepsini okulun önündenuzaklaştırmış. O arkadaşımın hem kasları hem çevresi güçlü olduğu için, beni dövmeyi bekleyen gençler korkup dağılmışlar.

Bu olayı bana birkaç gün sonra anlattı.”Seni okul kapısında çok kötü döveceklerdi, ben kurtardım! Haberin olsun!” dedi. Benim olaydan haberim yoktu. Kendisineteşekkür ettim.

Aslında yaşadığımız olay bundan ibaretti. Aradan yıllar geçti. Ben 1996 yılında liseyi okuduğum ilçeden ayrıldım. İstanbul’a geldim. Üniversiteyi bitirip öğretmenliğe başladım. Her yıl bir kaç kez memlekete mutlaka uğrarım. Lise arkadaşlarıma ve gençlik yıllarımdaki dostlarıma karşı vefalı olmayı sevdiğimden, arkadaşlarımı da ziyaret etmeyi ihmal etmem.

Beni dayak yemekten kurtaran o arkadaşımı da, her gidişimde ziyaret eder, birkaç bardak çayını içerim. Ancak ne zaman yanına gitsem, ikinci çayımızı içerken,

“Hatırlıyor musun? Seni bir gün çok kötü dövecektiler, ama ben kurtardım!” diyor. Bir sene sonra tekrar çayiçerken, aynı cümleyi yine kuruyor. Başka bir arkadaşla kendisini tanıştırsam, biraz muhabbet ettikten sonra,

“Okulda Sait’i bir gün çok kötü dövecektiler. Dayaktan ben kurtardım!” diyor. 20 yıldan daha fazla bir zaman geçmişolmasına rağmen, her buluşmamızda ve herkesin yanında aynı şeyleri anlatıyor olması beni şaşırtmıştı.

Yazarlığa başlayıp, kitaplarımın yayınlandığını duyan arkadaşım bana telefon açtı. “Ya Sait, senin kitap yazdığını duydum. Şunlardan bana gönder de bir bakayım” dedi. Ben de hemen gönderdim. Birkaç aysonra memlekete gittiğimde, “Benim kitapları okudun mu?” diye merak edip sordum. “Yok okumadım!” dedi.

“Senin gönderdiğin kitapları, evdeki dolabın camlı kısmına koydum. Gelen misafirlere gösteriyorum. ‘Bu kitabın yazarı benim sınıf arkadaşım. Bir gün bu yazarı döveceklerdi ben engel oldum’ diyorum” dedi.

Aslında yaşadığımız bu olay, birçok lise arkadaşının yaşadığı olaylardan farklı değil. Lise arkadaşlarıyla genelde lise hatıraları konuşulur. Ancak benim dikkatimi başka bir şey çekmişti. Sınıf arkadaşım, liseden sonra eline ne kitap ne kalem aldı. Evlilik, iş-güç derken yaşı kırklara gelmişti. Yaş ilerlemiş, saçlar beyazlamaya, yüzümüzde kırışıklıklar belirginleşmeye başlamış olmasına rağmen, o arkadaşımda değişmeyen tek şey, konuştuklarıydı. Liseden sonra beynine bilgi girişi durmuştu. Öğrenme durunca, beyin de durmuş. Yenişeyler okumayan, öğrenmeyen, yeni şeyler söyleyemez.

Liseden sonra kafasına yeni bir bilgi girmediği için, konuşacak yeni bir şeyi olmayan o kadar insan tanıdım ki,

‘Öğrenme durunca beyin duruyor!’ gerçeğini fark ettim.Bu gerçek sadece lise mezunları için geçerli değil. ‘Bizim zamanımızda böyle miydi?’ diye başlayan herkes içingeçerlidir.

Maalesef birçok öğretmende de aynı takıntıyı görüyorum. ‘Bizim öğrenciliğimizde böyle miydi?‘ diye söze başlayan öğretmen, kendini geliştirmemiş, kendini yenilememiş demektir.

Bu yazıyı yazmama sebep olan ve yazıya da başlık olarak attığım İbn-i Haldun’un o güzel sözü ile bitireyim.

“İnsanın beyni değirmen taşına benzer, içine bir şey atmazsanız kendi kendini öğütür.”

Bir Cevap Yazın