Hedef İnsan

Çocukluğum Almanya’da geçmiş olmasına rağmen, Avrupa’nın birçok ülkesini gezme imkânım olmamıştı. Ailemle gittiğim ve gezdiğim yerler hakkında, o yaşlarım gereği, yorum yapacak gözlemlere sahip olmam imkânsızdı. Kitaplar yazıp konferanslar vermek için Avrupa’nın birçok ülkesini gezmeye başlayınca, çok daha farklı şeyler görmeye başladım. Birkaç kez Fransa’ya konferanslar vermek için gittim. Her gittiğim ülkede, program arası zamanlarımızı, o şehrin veya ülkenin gezilecek yerlerini götürdüler beni. Fransa’da Eyfel kulesi ve civarını gezerken, beni gezdiren arkadaşa “Bu şehirde neden bu kadar çok siyahi insan var?” diye sordum. Zenci kelimesini kullanmayı istemediğim için siyahi diye anlatacağım. Gerçekten her yerde onlar vardı. Kaldığım otelin çalışanı, kahve içmek için girdiğimiz cafe’nin sahibi ve Eyfel kulesi civarında bize Eyfel kulesi maketi satmaya çalışanlar ve dilencilerin önemli bir kısmı siyahilerdi.

O siyahilerin dedeleri, köle olarak satın alınmış insanlardı. Batı, dedelerini köle olarak getirdiği insanların hem çocuklarını hem torunlarını kullanmaya devam ediyor. “Somali asıllı Fransızım” diyenler, dedelerinin köle olarak getirildiğini de biliyorlar. Batı, kullandığı insanların kökenine değil zihniyetine bakar. Zihnen Fransız gibi düşünüyorsa, kökeni veya nereli olduğu önemli değildir. Alman parlamentosunda İran asıllı milletvekilinin olması, Almanları rahatsız etmez. Yeter ki Alman gibi düşünüp Alman gibi yaşasın.

Alman parlamentosunda Türkiye kökenli milletvekilleri var. Bu millet-vekillerinin çoğu, belki de hepsi, Türkiye aleyhinde çalışıp Türkiye aleyhinde konuşmalar yapıyorlar. Özelde Almanlar’ın genelde Batı medeniyetinin zihniyetini bilmeyenler, buna şaşırıyorlar.

Doğurmuyor, Devşiriyorlar

2008 yılında İngiltere’de dünyaya gelen bebeklerin %50’sinden fazlası Müslümanların çocukları olmuş. Bu basit bir istatistik olmadığı gibi, sadece İngiltere’ye özel bir durum da değil. Benzer rakamlar, Avrupa ülkelerinin çoğu için geçerlidir. “Çocuk yapın para verelim” projelerine rağmen çocuk sahibi olmuyorlar. Bir neslin, bir milletin varlığını sürdürebilmesi için her ailenin en az 3 çocuk sahibi olması gerekiyor. Her ailenin 2 çocuğu olursa birkaç kuşak sonra o millet yok oluyor.

Kendi milletlerini çocuk doğurma konusunda ikna edemeseler bile, başka milletlerin çocuklarını devşirme konusunda başarılı oluyorlar.

En Büyük Hedef!

Her zaman hedeflerinde yeni yetişen nesiller vardı. Çocuklar ve gençler… Bunlar arasında devşirip yatırım yapacakları gençleri seçerken en çok zeki gençleri hedef alıyorlar. Dünya genelinde “üstün zekâlı çocuk” sayısı genelde %5 civarındadır. Herkesin hedefinde bu çocuklar vardır. Çünkü iyi ve faydalı şeyler yapmak isteyenler için zeki çocuklarla yol almak ne kadar önemliyse, kötü işler yapmak isteyenler için de zeki çocuklara yatırım yapmak önemlidir. İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Adolf Hitler zeki bir insan olmasa, köklü tarihi olan Alman milletini ikna edemez, peşinden sürükleyemezdi.

Almanya’nın çıkarları için çalışmak üzere ikna edilmiş zeki çocuklar denilince aklınıza sadece Almanya’da doğup büyümüş gençlerimiz gelmesin. 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşadığımız darbe girişimini yapan askerlerimiz (!) ve bu darbeye destek veren hâkim ve savcılarımızın bir kısmı Almanya’ya sığındı ve Almanya bunlara sahip çıktı. FETÖ ihanetinden yaşadıklarımızdan ders almaz ve gerekli tedbirleri almazsak gelecek yüz yılı da kaybederiz.

FETÖ ekibi kırk yıl boyunca Anadolu’nun bütün şehir ve kasabalarından zeki çocukları toplayıp ikna etti. Vatana, millete, İslam’a hizmet etme yalanıyla kandırılan çocuklar büyüdüklerinde ülkelerine ihanet ettiler. Anadolu insanının Çanakkale Savaşı’ndan sonraki en büyük yetişmiş insan kaybıdır FETÖ olayı. 1970’li yıllarda sağ ve sol tartışmalarında bir nesil kaybettik.

1980’li yıllarda başlayan PKK terör örgütü başka bir nesil kaybıdır Anadolu coğrafyası için. Alevî veya Sünnî tartışmaları, laik veya dindar gerginlikleri hep enerjimizi tüketen tartışmalar oldu. FETÖ en sinsi hareket olarak tarihte yerini aldı. Bizim çocuklarımızla bizi vurmalarına engel olmazsak, bizi bizden daha iyi tanıyanların tuzaklarından kurtulamayacağız.

Bütün çocuklarımıza sahip çıkmak zorundayız. Sahip çıkarken beceri ve yeteneklerine göre gençleri yönlendirmek zorundayız. Özellikle üstün zekâlı çocuklarımızın birileri tarafından bir daha kullanılmasına asla göz yummamalıyız. Kaybedecek zamanımız, israf edecek tek bir gencimiz bile olmamalı.

Yapay zekâ ve geliştirilen yeni teknolojilerle beraber insanı düşünmeyen modern kölelere dönüştürmek, Avatar filminde olduğu gibi ‘Büyük Ağaca’ herkesi bağlamak ve mahkûm etmek için çalışıyorlar. FETÖ gibi yapıları geç fark etmiş olmanın bedelini millet olarak çok ağır ödüyoruz. Umarım yeni dönemde yine geç kalmayız. Rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun “Bir millet her yeni nesliyle beraber yeniden doğar” tespiti çok önemlidir. Yeni yetişen nesillerimize sahip çıkarsak, gelecek adına ümitsiz olmamıza gerek kalmayacak.

Müslüman Olan İngiliz DEAŞ Saflarına Katıldı!

Dünya hangi çağı yaşarsa yaşasın, her zaman “insan” en önemli değer olmaya devam edecek. Dünyanın güzelleşmesi için insana ihtiyaç olduğu gibi, sömürülmesi için de insana ihtiyacınız var. İnsan, dünyanın en güzel işlerini yapan varlık olabileceği gibi, insanlığın felaketinin sebebi de olabilir.

Sosyal medya yaygınlaştıktan sonra dünyanın her yerinden her türlü haber çok çabuk yayılıyor. Bazen şöyle bir haber okuyorsunuz: DEAŞ saflarına katılan, yeni Müslüman olmuş olan genç İngiliz öldürüldü. Böyle bir haberi nasıl yorumlamalıyız? Müslüman olur olmaz, inandığı yeni din için ölmeyi göze alıp şehit oldu mu diyeceksiniz? Birileri tarafından kullanıldı mı diyeceksiniz? Size garip gelmiyor mu, bir İngiliz veya Alman genci Müslüman olduğunu ilan ettikten birkaç yıl sonra neden savaşa gider? Hem de bütün dünyanın terör örgütü olarak ilan ettiği bir yapıya neden katılır?

Bu tür olaylar genelde şöyle gerçekleşiyor: Bir Alman genç, çevresindeki bir camiye gidip Müslüman olmak istediğini söylüyor. Avrupa ülkelerindeki camiler, bizim Türkiye’de alışık olduğumuz türden yapılar değil. Her ülkenin insanı kendi camisini veya mescidini yaptığı gibi, aynı ülkeden geldikleri halde kendi cemaat mensupları için cami veya mescit yapanlar da var. Aklınıza gelebilecek her cemaatin neredeyse kendine ait bir ibadethanesi var Avrupa ülkelerinde. Alman genç, gittiği camide törenle şahadet getirip Müslüman oluyor. Orada bulunan herkes o genci kucaklıyor. O gencin şahadet getirme anı videoya kaydediliyor. Duygusal bir fon müziği eşliğinde Müslüman olma anının videosu internette ve birçok platformda yayınlanıyor. Yeni Müslüman olan genç, kendi sosyal medya hesaplarında sarıklı cübbeli veya takkeli, elinde tespih ile pozlar veriyor. Çevresindeki herkes Müslüman olduğuna ikna oluyor. Bir yıl kadar cami cemaati ve Müslümanlarla oturup kalkıyor, namaz kılıyor, Kuran okumayı öğreniyor.

Buraya kadar her şey normal görünüyor. Sonra birden ortadan kayboluyor yeni Müslüman olan genç.  Genelde bir daha haber alınamıyor gençten. Bazıları DEAŞ gibi örgütlerle birlikte hareket ederken öldürülüyor. Bazılarından sadece öldüğü zaman yeniden haber alınabiliyor.

Bu hikâyenin bilinmeyen tarafı şöyledir: Bu tür gençler, Alman veya İngiliz istihbaratının yetiştirdiği kişiler oluyor genelde. Temel istihbarat eğitimi aldıktan sonra, içinde görevlendirileceği yapıya daha kolay uyum sağlaması için, Müslümanlar’ın arasında bir müddet yaşaması gerekiyor. İstihbarat örgütleri hangi cami veya mescidin bu yeni gencin görev alacağı bölgeye daha uygun olduğunu bildiği için, o genci o yapıya yönlendiriyor. Anlayacağınız istihbarat örgütleri kendi elemanlarının eğitimlerinin bir aşaması olarak kullanıyor Avrupa’da bazı camileri.

Kaybolan Çocuklar

2017 yılında Adana, 2018 yılında Samsun “Doğumdan sonra hastanede kaybolan bebekler” ile gündeme geldi. Özellikle 1980’li yıllarda yaşanmış olaylar gündeme geldi. Hastanede dünyaya gelen bebekler ‘öldü’ denilerek annelerine teslim edilmemiş. Günlerce haberlerde gündem oldu ve kısa süre sonra unutuldu bu haberler. Bu haberi birlikte izlediğimiz bir arkadaşıma “Amerika’nın bebek kaçırma uçuşunu biliyor musun?” diye sordum. Duymadığını söyleyince, cep telefonundan “Operation Babylift” diye arama yapmasını söyledim. 1975 yılında Vietnam savaşı sona ererken, binlerce yetim, öksüz ve sahipsiz çocuk yetimhanelerde kalıyordu.  Amerika “Operation Babylift” adını verdiği, “Bebek kurtarma/çalma operasyonu” ile bu çocukları ABD’ye, Avustralya’ya, Fransa’ya ve Kanada’ya kaçırdı.

O günlerde Vietnam’daki yetimhaneler, kapasitesinin kat kat üzerinde dolmuş. Dönemin ABD Başkanı Gerald Rudolph Ford, kamuoyundaki tepkileri de dindirebilmek için, Vietnam’da yetim bıraktıkları bebekleri, verdiği talimat ile uçaklarla yurtdışına gönderiyor! Vietnam’daki durum o kadar vahim ki, bazı aileler çocuklarını, açlıktan ya da çatışmalardan ölmesinler diye yabancı yetkililere teslim ediyorlar.

Savaş öncesi Güney Vietnam’ın başkenti olan Saigon’da (bugünkü adıyla Ho Chi Minh), 3 bini aşkın yetim çocuk, başka aileler tarafından evlat edinilmek üzere, uçaklara bindiriliyor.

Bebeklerin bir kısmı güvende olacakları biçimde karton kutulara konuluyor. Daha büyük olanları ise, koltuklara bağlanıyor veya uçağın zemininde serbest bir şekilde bırakılıyor.

İlk Babylift uçuşunda, kargo kapağının açılması nedeniyle uçak düşüyor ve 78’i çocuk, 138 kişi yaşamını yitiriyor. Daha sonra gerçekleştirilen uçuşlarda, çocukların yaklaşık 2 bini ABD’ye, geri kalanı ise Avustralya, Fransa ve Kanada’ya götürülüyor.

Babylift operasyonu ile Vietnam’dan çıkarılan çocukların gerçekten yetim olup olmadığı, o dönemde büyük bir tartışma yaratıyor ve hâlen cevabı kesin olarak bilinmeyen bir soru. Vietnam’dan kaçırılan birçok kişi hâlâ biyolojik ailesini bulmaya çalışıyor ve bu nedenle ABD’ye karşı dava açıyor.

Benzer bir durum, 1948-1954 yılları arasında İsrail’de yaşandı. “Mizrahi” (Doğulu) olarak adlandırılan Arap ülkelerinden gelen çoğu Yemenli binlerce Yahudi bebek gizemli bir şekilde ortadan kayboldu.

Ailelere “öldü” denilen bebeklerin cesetlerinin teslim edilememesi ve mezar yerlerinin gösterilmemesi, Doğulu fakir ailelere ait bu bebeklerin Batılı zengin Yahudi ailelere evlatlık verilmiş olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Şimdiye kadar birkaç kez soruşturulmasına rağmen henüz açıklığa kavuşturulamayan olay, gizemini hâlâ koruyor.

Hollanda’da Mülteci Çocukları Tehlike Altında

Suriye savaşından sonra meydana gelen göç dalgası ile birlikte, binlerce mülteci dünyanın dört bir yanına dağıldı. Türkiye birçok sıkıntıyı göze alarak mültecilere kapısını açtı. Ancak birçok mülteci, Avrupa ülkelerine geçmek için yollara düştü. Gittikleri Avrupa ülkelerinde meslek sahibi olanlar iş bulup yeni bir hayat kurdular. Ancak önemli bir kısmı çok daha farklı sıkıntılar yaşadı. Kaybolan mülteci çocuklarla ilgili zaman zaman haberler okuyoruz.

Hollanda’da mülteci kamplarında 4,5 yıl içerisinde, yaklaşık 1600 mülteci çocuk kaybolmuş. Ülkedeki NRC gazetesinde yer alan haberde, gazetenin kaybolan sığınmacı çocuklarla ilgili yaptığı araştırmada, Merkezi Mültecileri Barındırma Organı (COA) ve vasilik görevi yapan Nidos Vakfı’ndan bilgiler toplandığı belirtildi.

Bu bilgiler doğrultusunda ülkedeki yaklaşık 1600 mülteci çocuğun kaybolduğunun ve akıbetlerinin bilinmediğinin ortaya çıktığı ifade edilen haberde, mülteci çocukların insan tüccarlarının eline düştüklerine dair sinyaller alındığı kaydedildi.

Nidos Vakfı’nın verileri daha önceki araştırmalara dahil edilmediği için sayının bilinenden daha fazla olduğuna işaret edilen haberde, kaybolan mülteci çocukların büyük kısmının Fas, Afganistan ve Cezayir kökenli oldukları aktarıldı.

Haberde, bu ülkelerden gelen mülteci çocukların ülkede oturma izni alma ihtimallerinin az olduğu, ancak oturma izni ihtimali yüksek bazı Suriyeli ve Eritreli çocukların da kaybolduğu belirtildi.

“Kaybolan bu mülteci çocuklarına ne olmuştur?” sorusunun cevabını ararken, önceki safhalarda okuduklarınızı yeniden düşünün.

 

Sait Çamlıca

Eğitimci-Yazar

Kaynak Kitap

Teknoloji Kuşatmasında Geleceğimiz

Online Sipariş:
Bu yazının alıntılandığı kitabı aşağıdaki sitelerden satın alabilirsiniz.