Deprem ve Kader

Deprem, sel, maden faciası ve yangın gibi her felaket sonrası aynı tartışmalar yaşanıyor ülkemizde. ‘Biz kadere iman ettik. Kaderimizde depremde, maden faciasında veya sel baskınında ölmek varmış’ diyerek savunma yapılıyor. Tüm felaketlerde kendi sorumluluğumuzu unutup kaderi suçlamak, Allah’a iftira atmaktır. İnsanlık tarihi boyunca hiç deprem olmamış olsa veya Türkiye’de binlerce yıldır deprem yaşanmamış olsa, bir nebze hak veririm bu savunmaya. ‘Tedbir almak kimsenin aklına gelmemişti’ diye düşünürdüm o zaman. Deprem kuşağında yaşayan bir millet olduğumuzu tüm dünya biliyor. Her an büyük depremler yaşayabileceğimiz gerçeği var ortada. Buna rağmen tedbir almamak, yaşanan olumsuz sonuçları kadere bağlamak, sorumluluktan kaçma çabasıdır. Sorumluluktan kaçmaya devam edersek, depremlerde can vermeye de devam ederiz.

Su Akar Yatağını Bulur

Atasözleri tarihin tecrübe süzgecinden gelen altın levhalardır. Akarsular, ırmaklar yüzlerce yıldır kendi güzergahlarında akıp gidiyorlar. Sonra birileri geliyor akarsuyun yoluna ev yapıyor. Bu evler çoğalıp mahalleye hatta koca bir ilçeye dönüşüyor. Akarsuyun yatağı işgal ediliyor adeta. İnsanlık tarihi boyunca bu hata o kadar sık yapılmış ki, atalarımız bizlere miras olarak ‘su akar yatağını bulur’ sözünü bırakmışlar.

Yağmurun yağması kaderdir. Yağmurun normalden fazla yağarak sel oluşması da kaderdir. İnsanoğlu yağmuru durduramaz. Aşırı yağış olduğu zaman sele dönüşmesine de engel olamaz. Ancak su yatağına binalar dikeceğine, su yatağından uzaklara, dağın eteklerine binasını ve şehrini kurarak tedbir alabilir.

Yer sarsıntısı olan deprem bir kaderdir. İnsanın gücü depremin olmasını engelleyemez. Ancak depremin verdiği zararı binaları sağlam zemine, sağlam malzemeyle yaparak azaltabilir insan.

Önce Emniyet!

Önce tedbir alınması sonra tevekkül edilmesi gerektiğinin öğretilmesi gerekirken, kadere iman etmeyi, imanın şartı olarak ezberletiyorlar maalesef. Askerlik yapan herkes, özellikle silah ve patlayıcılarının olduğu yerlerde, ‘önce emniyet’ yazılı bir tabela olduğunu biliyor. Binlerce yıllık ordu tecrübesi ile asılan tabelalardır bunlar. Elindeki el bombasının pimini çekip ‘kaderimde ölüm yoksa bu bomba patlamaz’ diyebilir mi bir asker? Fare zehri içen ölür, yüksek yerden atlayan yaralanır, trafik kurallarına uymayan kaza yapar, ders çalışmayan başarılı olamaz. Yan gelip yatacaksın, kurallara uymayacaksın, sonra da suçu kadere yükleyeceksin!

Kadermiş?

Yaptırdığı bina, çürük zemin ve çalınan malzeme yüzünden yıkılan bir müteahhit ‘Allah benim kaderime inşaatın demirinden çimentosundan çalmayı yazmış. Ben sadece bana yazılan rolü oynadım. Ben masumum’ dese ne diyeceksiniz? O binanın altında sizin aileniz can vermiş olsa ‘Bizim kaderimiz buymuş. Müteahhit masum’ der misiniz?

Şehirdeki müteahhitlerden rüşvet alarak kaçak ve çürük yapılara onay veren yetkili ‘Allah benim kaderime buralardan rüşvet almayı yazmış. Benim suçum yok. Ben yaratıcının bana yazdığı rolü oynadım sadece’ dese inanacak mısınız?

Sözün kime ait olduğunu bulamadım ancak deprem günlerinde sosyal medyada karşıma çıkınca arşivime almıştım bu sözü. Kilise ve camilere paratoner konduğunda, Tanrının değil O’nun evini bilimin koruduğunu öğrendik. Deprem de bundan farklı değil. Minareleri yapan da yıkan da Tanrılar değil insanlardır.

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy ‘kader’ diyerek yaşanan sıkıntıların, başa gelen belaların suçunu Allah’a atanları çok güzel alaya alıyor şiirlerinde.

“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:

Belânı istedin, Allah da verdi… doğrusu bu.

Talep nasılsa, tabîî, netîce öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?

“Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

Birer birer oku tekmîl edince defterini;

Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir…

Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…

Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!

Onun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!

Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!

Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;

Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!

Çekip kumandası altında ordu ordu melek,

Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!

Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:

“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;

Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.

Demek ki: her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın o;

Çoluk çocuk O’na âid; lalan, bacın, dadın O;

Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;

Alış seninse de, mesûl olan verişten O;

Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;

Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;

Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;

Tabîb-i âile, eczâcı… Hepsi hâsılı o.

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!

Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;

Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete… Ha?

 

Safahat

Mehmet Âkif Ersoy
(1873  – 1936)