Mesai saatlerinin yoğunluğu hepimizi yoruyor. Özellikle Büyükşehirlerde yaşayan insanlar için mesai saatinden sonra eve gitmek değil eve kaçmaktan bahsedilir. Hem işin hem de yolun yorgunluğu vardır üstünde.

Her ne kadar evimde oturup okumayı yazmayı sevsemde, bazen arkadaşlarla bazen tek başına bir çay ocağında akşam sohbetlerinden de keyif alırım.

Çay ocağına tek başıma gitsem de boş gitmem. Yanıma mutlaka kitap alırım. Bir sonbahar akşamı yine bir çay bahçesine girdim. Bu tarz yerlere girdiğim zaman oturup sohbet eden insanları gözlemlerim, sonra da sakin bir köşeye otururum.

Çay bahçesinin en sakin köşelerinden birinde oturan biri dikkatimi çekti. Elinde kitap önünde çay bardağı sigara dumanı arasında kitap okuyordu. Biraz daha dikkatli bakınca tanıdık bir simayı uzun zaman sonra tekrar görmüş olmanın ifadesi yüzümde belirdi.

Yanına yaklaştım ve selam verdim. Kafasını kaldırıp selamımı aldıktan sonra ayağa kalktı ve kucaklaştık. Eski dostlarla kucaklaşmak, hatıralarla kucaklaşmak gibi geliyor bana.

Yıllar önce bir kaza geçirmişti. Acemi bir şoförün yapacağı cinsten bir “hayat kazası”. Hâlâ o kazanın izlerini taşıyordu yüreğinde. O konuya ben hiç girmedim ama laf aralarında yarasının acıdığını gördüm yine.

“Niye yalnızsın?” diye sordum. “Yalnız değilim!” dedi ve kitaplarını gösterdi. ‘Yanında kitap gezdiren insana asla yalnız değildir’ dedi…

“Evden buraya doğru yürürken evlerin hepsinden TV sesi geliyor. İnsanlara bak Sait! Nasıl bir millet haline geldik. Kimse kimseyle konuşmuyor. Hadi komşuluk bitti zaten. Ama aynı evde yaşayan insanlar bile birbiriyle konuşmaz hale geldi.

İnsan kendisiyle bile baş başa kalamıyor. Gürültü ile görüntü arasında geçiyor herkesin zamanı. Kendisiyle, ruhuyla konuşmalı insanlar. Sessizliğin sesini duymalı…

Bana yalnızlığımı soruyorsun. Etrafımıza bir bak! Kulak kabart konuşulanlara! Ne konuşuyor bu insanlar? Dün akşam yayınlanan dizi, magazin programları ya da maç sonuçları üzerinde yorumlar yapıyorlar. Ben o insanlarla aynı masada oturup ne konuşabilirim ki? Benimkisi yalnızlık değil. Ben kendimle, kitaplarını okuduğum yazarlarla konuşuyorum genelde. Kendi kendine konuşana mı deli demeli yoksa sürekli boş ve gereksiz şeyler izleyip onları tartışanlara mı?

Sokakların günahlarına bulaşmaktan korktuğum için, günah dolu sokaklarda dolaşmaktan korkuyorum. Bunun adı yalnızlık değil.

Hani “gurbet” denilince ailenden uzak, başka diyarlarda yaşamak diye biliriz ya. İnan ki Sait bunun adı gurbet değil. Gurbet, hiç kimsenin seni tanımadığı bir ortamda yaşamak değil, hiç kimsenin seni anlamadığı bir ortamda olmaktır.”

“Yalnızlıktan yorulmadın mı?” diye sordum. Derin bir duman çekti sigarasından. “Yalnızlık güzel şey dedi!” sigarasından çıkan ateş ve dumana bakarak… Cümlesini, sigarasının dumanına karıştırarak, “zor olsa da!” diye bitirdi.

Anlamıştım yalnızlıktan yorulduğunu. Konuşmak istemiyordu…

“Gözümde öylesine tütüyorsun ki, dumandan hiçbir şey göremez oldum!” gibi sözlerini not almıştım yıllar önce ajandama.

“O kadar güzel sözleri, o duygusal yazıları nasıl yazabiliyorsun? Nereden aklına geliyor?” diye sordum.

Gözleri boşlukta derin bir nefes aldı. Masanın üzerinde duran kalemi eline alıp bana gösterdi ve “Yazarın elindeki kalemin mürekkebi olmaz Sait!” dedi. Kaleminin ucunu kalbine bastırarak “Mürekkebini yüreğimden alıyor kalemim. Duygu giderse kalemin mürekkebi kurur. Yazıların da sözlerin de kuru olur.”

“Şiir nedir bilir misin?” diye sordu ve cevabını da verdi. “Şiir, atın ağzından çıkan köpüktür. At koşmaktan yorulunca köpük kendiliğinden çıkar. Şiir de güzel yazı da bir yürek yorgunluğuyla kaleme alınır.”

Şu çay bahçesinden kalkıp yürümeye başlasak, yirmi dakikada Sultan Fatih’in kabrine varırız. Ben öğrenciyken sık sık ziyaret ederdim orayı. Düşünüyorum da, Sultan Fatih’in bize teslim ettiği İstanbul ile bugünün İstanbul’u arasındaki 1453 farkın sebebi ne? Nasıl bu hâle geldi bu şehir?

Ben bunları hep kendime soruyorum. Kendimle konuşuyorum aslında.

Her gün dünyada açlıktan binlerce insan ölüyor. Her geçen gün ülkemizin gençliğini daha pis bataklıklara çekiyorlar. Aile hayatı, iş ahlâkı her geçen gün daha kötüye gidiyor. Sakinleştirici ilaç kullanımı her geçen gün artıyor. İnsanlar mutlu değil. Tuhaf bir zamanda yaşıyoruz.

Ben yalnız değilim Sait!

Kendimle ve kitaplarımla konuşuyorum!

İki bardak çay içip iki saat kitap okumak için çıkmıştım evden. Çayımı içtim ama kitap okumadan kalktım. Kitap okuyarak elde edeceğimden çok daha fazla notlar almıştım ajandama. Notlarımı tamamını yayınlayamadım.

Eve doğru yürürken birçok evden sadece TV sesi geliyordu. Üzüldüm… Benim aklımda ise kendisiyle ve kitaplarıyla konuşan arkadaşımın söyledikleri kalmıştı. Kendi kendimle konuşmaya başlamıştım.

Sahi siz hiç kendinizle konuştunuz mu?

Bir Cevap Yazın