Bazen tek bir soru ile öyle yeni kapılar açılır ki zihninizde, şimdiye kadar bu gerçeği nasıl fark edemedim diye düşünürsünüz. Yıllar önce bir arkadaşım ‘Medya’da şöhret olan insanlar neden genelde çocuklarıyla problemli?’ diye sormuştu. Şöhretle bu problem arasında bir ilişki olduğunu düşünmediğimi, her ailede benzer problemler olabileceğini söylemiştim. O arkadaşım bana işin çok farklı bir penceresini göstermişti.

Medya’da şöhret olan ve sürekli göz önünde bulunan insanlar hep ekran yüzlerini gösterirler. Bizler o insanların sadece ekran yüzünü görürüz. Ancak o kişi akşam evine gittiği zaman ekran yüzü dışındaki doğal hali, gerçek yüzü ve davranışlarıyla yaşar. O insanların nasihatlerini bizler ekranda seyrederken belki etkilenebiliriz. Ancak evdeki ailesi ve çocukları o nasihati dinlerken başka gerçeklerle kıyaslayarak dinlerler. Evdeki yüz ile ekran yüzü arasında ne kadar fark varsa, çocukları ile arası o kadar çok açılır. İkiyüzlü olup olmadığını bizler bilemeyiz. Ancak evde çocuklar bu hallerini bilirler ve doğal olarak mesafeli veya problemli ilişkileri olur.   

İmamın Manken Kızı

‘İmamın Manken Kızı’ Emine Şenlikoğlu’nun yazdığı bir romanın adıydı. Yazıldığı dönmede, özellikle dindar çevreler tarafından çok okunan kitaplar arasına girmişti. Kitap, yakın çevresinin etkisiyle ailesinden uzaklaşan ve bir müddet gençlik heveslerinin peşine koşan bir kızın hikayesini anlatıyordu. Babası din görevlisi olan kız, heveslendiği ortamın görünmeyen yüzünü görmüş, ailesinden uzaklaştığına pişman olmuş ve evine, ailesine ve dindar hayata geri dönmüştü.

Deist veya Ateist olduğu iddia edilen bugünün dindar aile çocukları, İmamın Manken Kızı romanında anlatılan, dışarıdaki dünyaya heveslenerek giden gençler gibi değiller. Bunlar içeriden, yani dindar ailelerden uzaklaşmak isteyen gençlerdir. Dışarının cazibesi ile bir heves uğruna dindar ailesinden uzaklaşan gencin, eve ve dindar ailesine geri dönmesi kolaydır. Asıl zor olan şey, içeriden yani dindar ailesinden ve çevresinden tiksinerek uzaklaşan gençleri geri kazanmaktır.   

Deist Yetiştiren Dindar Çevreler

Son yıllarda deizmin daha çok yaygınlaştığı söyleniyor. İddia edildiği kadar çok olduğunu düşünmesem de alışık olduğumuz klasik dindar neslin bir değişim geçirdiği inkar edilemez bir gerçektir. Bunun adını deizm, ateizm veya başka bir inanç biçimiyle tanımlamanın, aceleci bir karar olduğunu düşünüyorum. Dindar ailelerin çocuklarında bu tür eğilimlerin artmış olması sürekli gündeme geliyor. Dindar gruplar bu konuda ya birbirlerini suçluyorlar veya devletin eğitim sistemini suçlama kolaycılığına kaçıyorlar. Kimse bu gençlere neden böyle düşündüklerini sormuyor. Sorsalar bile, alacakları cevapları anlayacaklarını pek sanmıyorum.

Karpuz’un Kabuğu Yeşil

İçi ve dışı farklı olan insana dini literatürde ‘münafık’ derler. İçi ve dışı farklı olan bir aileyi nasıl tanımlayacaksınız? Evde başka dışarıda başka tavırları olan bir grubu nasıl adlandıracaksınız?

Dindar çevrelerin en büyük problemi dilleri ile yaşantıları arasındaki uçurumdur. Tezgâhta yemyeşil görünen karpuz evde dilimlenince kıpkırmızı tarafı görünüyor. Daha açık anlatmak gerekirse, dışarıda helal para kazanmanın önemini anlatan dindar esnaf bir baba, akşam eve gelince, o günü kazıkladığı müşterisinden elde ettiği kar miktarını anlatıyorsa, çocuklarına dürüst olmayı asla öğretemez. Öğrettiği tek şey, ikiyüzlü olmaktır. ‘Dilde dindar eylemde sahtekâr olmanızı çok isterim oğlum’ diye evladına asla nasihat etmez bir baba. Sözlü nasihatten daha etkili olan örnek olma nasihati (!) ile evladına bunları öğretmiş olur.

Televizyona çıkıp helal para kazanmanın önemini anlatan, rüşvet almanın da vermenin de ne kadar büyük bir günah olduğundan bahseden bir Belediye Başkanı veya yetkilisinin ev halini hiç düşündünüz mü? Evde ekrandaki babasını izleyen evladı, daha bir gün önce cep telefonundan ihale pazarlığı yaptığını duydu babasının ekranda büyük günah olarak anlattıklarını evde yıllardır kendisi yapıyor. Bu çocukların gözlerinde babaları nasıl biridir acaba?

Pijamalı baba ile takım elbiseli baba arasında ki fark, çocuğu önce babasından sonra babasının inançlarından uzaklaştırır.

Örnekler bitmez bu konuda. Dışarıdan saçının telini bile göstermeyen tesettürlü bir annenin dili evde pabuç gibi uzun ve sürekli dedikodu yapıyorsa, kızına dinin kabuğunu öğretir ama özünü asla öğretemez. Söz ve eylem arasındaki uçurum, çocuklarla büyükleri arasındaki uçurumun mesafesini belirler.

Yalan Bilmeyen Çocuklar

Yıllardır eğitim programlarımda sahneye çocukları çıkartıp, anne babası ve aile ortamı hakkında sorular soruyorum. Çocuklar yalan söylemeyi bilmedikleri için, bazen aile sırlarını ifşa ediyorlar. O an için çocuğun ifşası hepimize komik geliyor. Ancak bunun çocuğun kişiliğini ilmik ilmik ördüğünün farkında olmuyor aileler.  ‘Benim Babam Perşembe akşamları Yatsı namazını daha hızlı kıldırıyor, Kurtlar Vadisi dizisinin yeni bölümüne yetişmek için’ demişti bir çocuk yıllar önce. Babası mahallenin imamı olan bu çocuk bütün salonu güldürdü o an. Umarım çocuğun babası evladının zihnine neyi nakşettiğini anlamıştır. ‘Sevgili oğlum! Severek izlediğiniz bir dizi, kıldırdığın namazdan çok daha önemlidir’ diye hiçbir din görevlisi evladına nasihat etmez. Sözlü olarak asla nasihat etmeyeceği şeyi, sözlü nasihatten çok daha etkili ve kalıcı olan bir yöntemle öğretmiş oluyor evladına.

Edip Yüksel’in Molla Dayısı

1977 yılında Milli Selamet Partisi (MSP) Bitlis Milletvekilliği ayrıca 1987 yılında Anavatan Partisi (ANAP) Bitlis Milletvekilliği yapmış olan Muhyettin Mutlu aynı zamanda Edip Yüksel’in dayısı. Bir şeyh sülalesinden geldikleri için Molla diye anılır ve tanınır. Edip Yüksel hatıralarını ve yaşam öyküsünü anlatan bir kitap yayınladı. ‘Norşin’den Arizona’ya – Sıradan Bir Adamın Sıra Dışı Öyküsü’ adıyla Ozan Yayıncılıktan çıkan kitabında dayısı ile ilgili gözlemlerini paylaşmış. 

(…) Dayım Muhyettin Mutlu, Bitlis’ten daha yeni milletvekili seçilmişti. Dayımın resmi bir eğitim yoktu ve ilkokul güç bela bitirebilmişti. Ancak gayrı resmi dini okullara gidip Arapça, Farsça öğrenmiş ve dini bilgiler edinmişti. Saygı duyulan dini ve toplumsal bir liderin oğluydu; yakışıklı, uzun boylu ve karizmatikti. Konuşurken yüzünde bir gülümseme belirirdi ve kendisini dinleyenleri istediği gibi ikna edebilme yeteneğine sahipti. Karizmatikti.

Henüz Norşin’den ailesini getirmemişti. Eşi tepeden tırnağa çarşaflı ve peçeliydi ve hiç Türkçe bilmiyordu. Bana bile yüzünü göstermezdi. Dayım kırk yaşına yeni girmişti ve bir orta yaş krizine hazırdı. Etrafını çıkarcı danışmanlar ve lobiciler çevirmişti. Çok geçmeden gece hayatına daldı ve genç kadınların gözdesi oldu. Yanlış hatırlamıyorsam, o günlerin en popüler gazetelerinden biri olan Günaydın, dayım MSP’ye geçtikten sonra, onu ilk sayfada sekiz sütuna manşet yapmıştı. Dayımın Ankara’da kadınlarla birlikte bir içki meclisinde çekilmiş resmini içeren haberin başlığı şuydu: ‘Halka verir talkını; kendi yer salkımı.’ O haber, daha sonra seçimlerde Demirel’in Partisi AP’yi destekleyen Yeni Asyacı Nurcular tarafından MSP aleyhine bir broşürde kullanılacaktı.

Meclisin tam karşısında bulunan dairesine ilk gidişimde orada Bitlis’ten gelmiş bir düzine seçmen gördüm. Her biri kendi kişisel sorunlarının çözümü için oradaydı; kimi bir hastaneden yatak ayarlamasını, kimi iş bulmasını, kimi de memuriyetinin başka bir şehre alınmasını istiyordu. Dayım, hepsine umut verirdi ama bu boş vaatler günler ve haftalar sonra çoğunu hayal kırıklığına uğratırdı.

Günün birinde dairesinde şahsi sorunlarının çözümü için gelmiş insanlar arasında dolaşıyordum. Dolaba saklanmış alkollü bir içki şişesini gördüğüm an dayıma karşı kalbimde bir anahtar kapanıverdi. Alkole karşı nefretimin birkaç sebebi vardı. Tabii ki alkolü şeytan olarak gören dindar bir ailede yetişmiş olman sebeplerden birisiydi. Böyle bir aile ortamında yetişen herkesin ömür boyu ayık kalamayacağını bildiğim için İstanbul sokaklarındaki ayyaşların acınası hali gibi başka destekleyici faktörler aradım. Sanırım alkole karşı en büyük dersimi Sultanahmet’teki donuk ve sıkıcı sağlık müzesinde aldım. Lisedeydim ve Sultanahmet camisine bakan Divan Yolu Caddesi’nden yukarı çıkarken, eski gösterişsiz bir binada bir müze olduğunu fark ettim. Yapacak başka bir işim yoktu ve meraklıydım. Oradaki birçok bilgilendirici poster ve resimler arasında sağlıklı bir insanla, alkol bağımlısı birinin karaciğerlerini gösteren üç boyutlu resimleri gördüm. Sağlıklı bir insanla alkolik bir insanın beyinlerini gördüm. Bu inandırıcı sunumlar üzerimde ömür boyu sürecek bir etki bıraktılar. Orada alkol alarak kendime ihanet etmeme konusunda söz verdim.

(…)

Kuran, alkol kullanımını su götürmez bir şekilde yasaklanmıştır; çünkü alkol insanların beyinlerinin işleme sistemini de değiştirerek onları doğasındaki mantık kuralları ile çelişen kararlar vermeye ve eylemler yapmaya götürür. Kuran, alkol kullanımı ile ilgili dünyevi bir ceza önermiyor olmasına rağmen mezhep hukukunda alkolle ilgili çeşitli cezalar vardır. Dayım Kuran‘da ki bir yasağı çiğniyordu. Seçmenleri ile yaptığı özel toplantılarında bağlı olduğunu ilan etti Sünnilik mezhebinin Şeriat kanunlarına göre herkesin içinde bedensel bir cezaya çarptırılması gerekirdi. Kırbaçlanabilirdi.

Hayatımda o ana kadar gördüğüm en güzel yüze sahip olan kızına âşık olmuştum ve şimdi müstakbel kayınpederimin bir ‘ayyaş’ ve ‘münafık’ olduğunu fark etmiştim. İnsanlar, bölgenin evliyalarının dini liderlerinin torunu olduğu için onun elini öperdi. Memlekete dönünce sarık takar ve dini bir lider gibi davranırdı. Fakat Ankara’dayken bir zamparadan az bir farkı vardı ve gece kulüplerinin gözdesi oluyordu. İki farklı yaşantısı vardı ve ikisini bir arada yürütmekten utanmıyor gibi görünüyordu.

Galiba babam kayınbiraderinin ne işler çevirdiğini biliyordu; bu yüzden benim onunla aynı dairede kalmamı istemiyordu. Dayım, Ulus‘ta bana bir otel odası ayarlamakta ısrar ediyordu. Babamın mali gücü olmadığını biliyordum. Dayım, otel ücretini ödeyeceğine dair söz de veriyordu. Diğer birçok sözü gibi o da tutulmadı. Bir ay sonra babam ağır bir otel faturası ile karşılaşmıştı. Babam benim için daha ekonomik bir yer aramak zorunda kaldı. (s.156, 157, 158)

Üç Yol Kavşağı

Edip Yüksel’in öz dayısı ile ilgili hatırlarında iki cümle, özellikle makam sahibi dindar ailelerin en temel problemidir. Edip Yüksel ‘dayıma karşı kalbimde bir anahtar kapanıverdi’ diyor. Bu noktaya gelen birçok dindar genç sadece akrabasına karşı kalbinin kapılarını kapatmıyor. Onların ikiyüzlü yaşam biçiminden de uzaklaşıyor. Onlar gibi ikiyüzlü yaşamaktansa onlardan ve yaşam biçimlerinden uzaklaşmayı tercih ediyor.

Başka bir cümlede bunu çok daha açıkça görüyoruz. ‘Memlekete dönünce sarık takar ve dini bir lider gibi davranırdı. Fakat Ankara’dayken bir zamparadan az bir farkı vardı…’ diyor Edip Yüksel, Molla bilinen dayısı için.

Dindar ailelerin çocuklarının üç seçeneği kalıyor bu ve benzeri durumlarda. Ya kendi aileleri gibi ikiyüzlü bir hayat yaşmayı tercih edecekler ya onlardan ve inançlarından tamamen uzaklaşıp deist / ateist olmayı tercih edecekler veya kötü örneğin örnek olmaması gerektiği bilincine varıp, içi dışı farklı olmayan dürüst ve çalışkan bir Müslüman olmayı seçecekler. Bir ve ikinci yolu seçmek işin kolayına kaçmaktır. Hem zor hem doğru olan üçüncü yolu seçmek, bilgi, sabır ve fedakârlık ister. Umarım bu süreci atlattıktan sonra üçünü ve doğru yolu seçenlerin sayısı az olmaz.

4 comments

Bir Cevap Yazın