“Işıklar söndü, film başladı…

Perdede yalnızca iki el vardı. Minik bir el büyük bir eli tutmaya çalışıyordu. Sonra renkler zayıflamaya, görüntü silikleşmeye başladı. Bulanık bir hayal haline gelen bu film karesinin ardından peş peşe başka film kareleri geliyordu.

İlk karede tabancalı bir el, yaşlı bir kadının şakağına uzanmıştı.

İkinci karede bir el, damardan eroin enjekte ediyordu.

Üçüncü karede bir el, saatli bombanın vaktini ayarlıyordu.

Dördüncü karede bir el, başka bir elden zarf içinde yüklüce parayı alıyordu.

Beşinci karede bir el, kasanın şifresini kurcalıyordu.

Altıncı karede bir el, kendine uzanan başka bir eli itiyordu.

Yedinci karede bir el…

Renkler tekrar canlandı, görüntü netleşti. Perdede yalnızca iki el kaldı. Minik bir el, büyük bir eli tutmaya çalışıyordu…

Bütün olumsuzluklar ve acılar, uzanan bu elin tutulmamasından kaynaklandı. O eli zamanında tutmayanlar, tutacak bir el aradıklarında elleri boşlukta kalanlardı…”

Eller boşlukta kalmamalı !

Cinayet işleyen eller, bir zamanlar küçük küçücük değil miydi?

Tiner kokan eller, bir zamanlar dünyanın en tatlı kokusu olan bebek kokusuyla, bir annenin omuzunda uyumuyor muydu?

O kanlı eller bir zamanlar süt kokmuyor muydu?

O küfür eden ağızlar bir zamanlar acıkınca “mama” susayınca “su”, zoraki anne baba demiyor muydu?

O ellere ne oldu bugün?

Kim verdi o ellere silahları?

Kim verdi o ellere tineri?

Kim verdi o ellere bıçağı?

Kim öğretti o ağızlara küfür etmeyi?

Kim sahipsiz bıraktı o elleri?

Dikenin tohumu olmaz! Diken, boş bırakılan bahçede kendiliğinden yetişir. Ev denilen o bahçede, okul denilen o bahçede, sınıf denilen o bahçede çiçek yetiştirmek için ter dökmeyenler, dikenlerin arasında yürümek zorunda kalıyor. “Ayaklarımıza batan dikenler ya bizim ektiklerimizdendir, ya da biçmediklerimizden” sözü yalan mı?

Anne babalar öğretmenleri, öğretmenler anne babaları suçlamaktan vazgeçmeli. Herkes kendisine en yakın ellere uzanmalı. Eller boşlukta kalmamalı! Boşlukta kalan eller toplumu ne hale getiriyor görüyoruz.

Anne baba evlatlarının, öğretmenler öğrencilerinin gözlerinin içine bakarken bu ülkenin geleceğine bakıyormuş gibi bakmalı.

Öğrencilerimizin gözlerinin içine bakarken bu ülkenin geleceğine bakıyormuş gibi bakmalıyız.

Bir âdem bir âlem değil mi?

Bir insanla ilgilenirken, insanlıkla ilgileniyormuş gibi ilgilenmek zorunda değil miyiz?

Bir öğrencinin elinden tutarken, dünyanın elinden tutar gibi tutmak zorunda değil miyiz?

Bir öğrencinin derdiyle ilgilenirken, dünyanın derdiyle ilgileniyormuş gibi ilgilenmek zorunda değil miyiz?

Bir sınıfta ders anlatırken, dünya bizi dinliyormuş gibi ders anlatmak zorunda değil miyiz?

Yanan ormanlara bakarken, diken dolu bahçelerde dolaşırken, ben mi küçük bir tohumu abartıyorum?

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın

Hedefe varmayan mızrak utansın

Koşmana bak sen, hey gidi küheylan

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın”

Sözlerini yazan Necip Fazıl Kısakürek, küçük bir tohumu çok mu abartıyordu acaba?     

Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum, görülmez bir elma bahçesidir.

Öğretmen tohumun içindeki ormanı görebilen insandır.

Bir Cevap Yazın