Hababam sınıfının meşhur Kel Mahmut’u! Mahmut Hoca olarak akıllarda kalan Münir ÖZKUL. Camiden nasıl soğutulduğunu okuyunca şaşırmıştım. “Namazla Diriliş Platformu”nun kurucularından Sayın Ahmet BULUT’un “Çocuklarımıza Namazı Nasıl Sevdirelim?” kitabından okuduğum olayı aynen aktarıyorum

Münir ÖZKUL’un Camiden nefret ettirilmesi

Münir Özkul dindar bir babanın çocuğudur. İstanbul’un Bakırköy ilçesinde çocukluğunu ve gençliğini yaşamıştır.

İlkokulu Kartaltepe’de okumuştur. Kartaltepe ilkokulunun avlusu, aynı adı taşıyan caminin bahçesine bitişiktir.

Vakit bahardır ve caminin bahçesinde çiçekler rengarenktir.

Teneffüse çıkmış olan küçük Münir, etrafına bakar ve birden caminin avlusuna geçer. O çok sevdiği güzelim çiçeklere doğru koşar. Maksadı onlardan birkaçını koparıp götürmek ve öğretmenine vermektir.

Ancak bunu başaramaz. Çünkü tam da eğilip elini çiçeklere uzattığı sırada, caminin kapısı açılır ve orada korkunç bir heyula belirir. Adam avazının çıktığı kadar bağırmakta ve Münir’in gözüne insan dışı bir yaratık görünmektedir. Bu korkunç ses, kısa boylu, göbekli ve özellikle de sakallı birine aittir. Münir bir anda fark ettiği bu korkunç görüntü yüzünden, çiçeği unutur, adeta can korkusuna düşer ve kendisini ilkokulun avlusuna zor atar.

Nefes nefesedir. Kan ter içinde kalmıştır. Artık aklına ne ders girer, ne de başka bir şey… Varsa yoksa o müthiş heyula ve onun avazı çıktığınca ortalığı saldığı bağırtısı:

“Ne yapıyorsun ulan orada? Şimdi gelirsem, koparırım kulaklarını!”

“Başka ne dedi? Ona doğru kaç adım attı?” Bunları düşünmeye çalışması nafiledir. Çünkü korku ve heyecan, ayrıntıları perdelemektedir.

O günden sonra bir daha cami tarafına dönüp bakmaz bile… Hele de, cami bahçesinde gördüğü sakallı tiplere rastladığında, bütün benliğini derin bir korku ve öfke kaplar.

Aradan yıllar geçti. Ama Münir Bey’in camiye ve dindar insanlara kırgınlığı, kızgınlığı, küskünlüğü geçmedi. Kendi dünyasından, dini ve inancı büsbütün uzaklaştırdı. Oysa ki dindar bir insan olan babası, vefatından kısa bir süre önce, onu yanına çağırmış ve demişti ki:

“Oğlum sana inanç, ibadet konusunda faydalı olamadım. Ancak, bunları unutmayasın ve bir gün mutlaka içten hatırlayasın diye, sana bir soyadı bırakıyorum. Baban olarak, senden tek istediğimi, bu soyadı ile açıklıyorum. Ben senin kul, hem de öz kul olmanı istiyorum. Kul olmayı hayatının gayesi bilmeni arzuluyorum. Bu sebeple, soyadı kanunu çıkınca, ÖZKUL’u seçtim. Özden kul olalım diye. Evladım, senden başka bir isteğim yoktur. Kul olduğunu unutma yeter. O zaman sana babalık hakkımı helal ederim.”

Ancak dindar babanın bu vasiyeti uzun yıllar ciddiye alınmadı, hatta çağdışı bulundu ve sonra da unutuldu. Hatta yaşanan olumsuzluklar sonucu, tam tersine gelişmeler de yaşandı.

Önce tiyatro, sonra sinema oyuncusu olarak, yıllar yılı inanç ve ibadet hayatına ilgisiz kaldı.

Ben onu tanıdığım zaman, altmış yaşını geçmişti. Ve: “Galiba babam haklıymış” diyordu.

Niçin bu kadar geç? Acaba belli bir sebebi var mıydı?

Merakımı yenemedim.

Çocuksu ve temiz bir ruh yapısında gördüğüm Münir Bey’e dedim ki: “Bu temiz yapınızla, daha önceleri inanca, ibadete hiç yönelmediniz mi?”

“Yönelmez olur muyum?” dedi.

Gençlik yıllarımda içimdeki inanma arzusu bir defa  öylesine  tepti  ki,  engelleyemedim.  O  zamanki  arkadaşlarımdan dindar bildiğim Uğur Bey’e başvurdum ve ne yapmam gerektiğini sordum. Çünkü inanma ihtiyacı beni müthiş zorluyordu. O vakit, içinde bulunduğum çevrenin seçimi ve beğenisi istikametinde, her ne kadar inançsız takılıyorsam da, kendimi tutamadım.

Uğur, çok takdir ettiğim namazlı bir arkadaşımdı. Bana yardımcı olmasını istedim. Ancak o, istediğim yardım için beni bir başkasına götürmeyi teklif etti. Dedi ki:

“Sümbül Efendi Camii’nin çok muhterem bir hocası vardır. Umarım sen de onu çok seversin. Dinimizi çok iyi bilen bir insandır. Seni ona götüreyim.”

Bu teklifi büyük bir sevinç ve heyecanla kabul ettim. Böyle saygın bir din alimi beni kabul ettikten sonra, ben neden görüşmek istemeyeyim?

Uğurla anlaştığımız gün ve saatte buluşup Nurullah  Efendi’ye  gittik.  Beni  büyük  bir  sempati ve sevecenlikle karşıladı. Daha ilk anda korkularım, endişelerim yok oldu. Yanında büyük bir huzur duydum. O güzel insanın şahsında çoktan vefat etmiş babamı bulmuş gibi oldum.

Gerçekten bir baba gibi davranıyor ve müthiş bir güven ortamı oluşturuyor, yangın yerine dönmüş içimi rahatlatıyordu. Nurullah Efendi’yi o güne kadar tanımadığıma çok üzülmüştüm.

Kendisine çok ısındığımı ve bundan sonra sıkça ziyaret edip istifade etmek istediğimi söyledim. Çok sevindi ve “Zaten öyle olacak. Artık hiç ayrılmayacağız. İnşallah iki cihanda da beraber olacağız, beklerim” dedi.

Hemen Cuma günü Sümbül Efendi Camii’nde buluşmaya karar verdik. Cuma vaazından önce, caminin kapısı önünde buluşmak üzere sözleşip vedalaştık.

Büyük bir heyecan içindeydim. Cumayı iple çektim.

Nihayet beklenen gün geldi. İçim içime sığmıyordu. Epey araştırarak ve yanlış yapmamaya çalışarak abdest aldım.

Nerdeyse çeyrek asır aradan sonra, ilk defa camiye girecektim. Hata yapmamak, göze batmamak, pot kırmamak için çok dikkatli olmalıydım. Ama bir tesellim de vardı. Çünkü Uğur ile buluşacak ve camiye birlikte girecektik. O bana, “Hiç merak etme. Zor bir şey yok. Üstelik ben senin yanında olacağım, yapman gerek her şeyi söyleyeceğim” demişti. Rehberim tecrübeli idi. Çünkü  o,  her  Cuma  camiye  giden  bir  arkadaştı.

Böyle karmaşık duygu ve düşünceler içinde, tabii yine de önemli kuşku ve korkuyu da içimde taşıyarak camiye geldim.

Anlaştığımız saatten biraz da erken gelmiştim. O tarihi dekor içindeki avluda biraz bekledim. Neredeyse her dakika saatime göz atıyordum. İnsanlar camiyi doldurmaya başlamışlardı. İçerden vaaz sesi de gelmeye başlamıştı. Ancak ben dışarıda beklemeyi sürdürüyordum. Çünkü bana kılavuzluk yapacak arkadaşım henüz gelmemişti.

Bir ara girip içerde beklesem, hem de konuşmayı kaçırmasam diye düşündüm ama buna cesaret edemedim. Çünkü cemaatten bazıları, bana tuhaf bakıyordu.

Cami kapısının kenarında tedirgin durmam, kılık kıyafetim, tipim, belki de o cemaatten hiç kimsede görünmeyen saç biçimim ve uzun favorilerim dikkati çekmişti. Birilerinin dikkatimi çeken tarafımı tam da bilmiyordum ama onlardan hiçbirine benzemediğim kesindi.

İster istemez, bana şöyle bir göz atıp camiye giriyorlardı. Bazıları, hafif bir tebessümle beni selamlıyor, bazıları da başlarını eğerek sessiz bir sempati gösteriyorlardı.

Zaman epeyce geçmiş ve ben de kapıda iyiden iyiye sıkılmıştım. Üstelik dinlemeyi çok istediğim konuşmadan da mahrum kalıyordum. Kapıdan şöyle bir göz attım. Cami epey bir dolmuştu. Belki bana namaz kılacak yer de kalmayacaktı.

Camiye girip, arkadaşımı içerde beklemeye karar verdim. Bu benim için zor bir karardı. Kapıdaki meşin örtüyü kaldırıp camiye ilk adımı attığımda, heyecanım bayağı artmıştı.

Kendime oturacak bir yer arayarak, safları aşmaya başladım. Ancak fazla önlerde de olmayı istemiyordum. Hem Uğur’un beni görmesi hem de sanki ön safların daha bir dikkat istediğini hissetmiş olmam, beni biraz arkalarda tuttu. Caminin ortasına yakın bir yerde oturdum.

Ancak etrafımdaki insanların oturmasına benzemedi benimkisi. O an diz çöküp oturmanın ne kadar zor iş olduğunu anlamıştım. Ancak nasıl oturacağımı da bilmiyordum. Benim sürekli durum değiştirmem yanımdakileri rahatsız etmişti. Tipimi, giyimimi de hiç beğenmediklerini zaten bakışlarından anlamıştım. Sanki bana, “Senin burada ne işin var?” der gibi bakmışlardı.

İki de bir sağa sola çarparak oturuşumu değiştirmeye başlayınca, bakışlar daha da kızgınlaştı. Benim de tedirginliğim oldukça arttı. Bu arada kapının meşin örtüsü her girenle birlikte bir ses çıkardığı için, ben de her defasında bir ümitle arkama dönüp bakıyordum. Hocaefendinin konuşmasını bile dinleyemiyor ve hep gözüm arkada kalıyordu. Her defasında, “İnşallah Uğur gelmiştir” diye dönüp ümitle kapıya bakıyordum. Uğur bir türlü gelmiyor, benim de ona kırgınlığım çoğalıyordu. Nurullah

Efendi, “artık ezan vakti geldi, sözlerimi  bitiriyorum”  dediğinde,  Uğur  kapıda göründü. Ben de içimde birikmiş bütün kırgınlık, kızgınlık, tedirginlikle birden bağırmıştım:

“Uğur, gel, buradayım!”

Benim bu feryadımla, yanımdaki yaşlı adamın sabrı iyice taşmış olmalı ki, Yaradan’a sığınıp, okkalı bir tokat attı suratıma. Ben neye uğradığımı şaşırdım. Birkaç saniyelik tereddütten sonra, yerimden fırladım. Cemaatin üzerinden atlayarak ve oturanlara çarparak kendimi kapıdan dışarı attım.

Uğur da arkamdan geldi. Çok yalvarıp yakardı, özür diledi ama hiç tınmadım. Artık kesin kararımı vermiştim. Dindar insan sözünde durmuyordu.

Namaz kılanların çoğu kaba ve katı insanlardı. Cami bana göre değildi. Çünkü orada sevgi, anlayış ve hoşgörü yoktu. Yabancı gördüklerine yardım edecek yerde tokat atıyorlardı.

Hayır, asla onların arasında benim yerim olamazdı.

Uğur’u kırma pahasına sert şeyler söyledim ve camiyi arkada bıraktım. Hayatımda ikinci kere cami geride kalıyordu. Artık kesin kararımı vermiştim. “Cami ve cemaat bana göre değil!”

Tekrar inançsız, ibadetsiz, mabetsiz ortamıma dönerken, içimdeki tek hüzün, Nurullah Efendiyi kaybetmekten kaynaklanıyordu. O güzel adam bana, “Biz senin gibileri çok severiz. Çünkü senin gibilerin yolu düzeltmesi, şaraptan bozma sirkeye benzer, tadına doyum olmaz” demişti.

Bu sözü de beni çok sevindirmişti ama “Demek ki benim nasibim şarapta ve şarap olarak kalmakta imiş” dedim ve ondan da uzaklaştım.

İşte şimdi geldim altmış yaşıma… Ancak bu yaşta babamın sözüne gelebildim. Babam doğru söylemiş. Ancak öz kul olmakla mutluluk bulunuyormuş. Kulluğa giden yolda da insanlara bakmamak gerekiyormuş.

Zaten bana doktorum da on dokuz defa içki ve uyuşturucu tedavisinden sonra başka yol kalmadığını söyledi. Ancak ben artık yolun burasında mecburen Rabbime teslim olmuş bulunuyorum.

Bir Cevap Yazın