Eğitmek, öğretmek değildir sadece. “Hayatı” da anlatmak zorundayız çocuklara.

Anne kucağı, eğitim ocağı derken “okul hayatı” bitip “hayat okulu” başlıyor. Anne kucağında yürümeyi, okul ocağında okumayı – yazmayı öğrenen çocuklar, lise bitince sudan çıkmış balığa dönüyor.

Çünkü lise bitince “hayat” başlıyor. Liseyi bitirenlerin

Önemli bir kısmı üniversiteye gidiyor, bir kısmı hayata başlıyor. Hayat okulu, okul hayatı kadar kısa da sürmüyor. Hayat okulunda hiçbir şey okul hayatına benzemiyor.

“Yürümeyi” öğretip, “yaşamayı” öğretmeyen anne- baba, okumayı yazmayı öğretip “hayatı okumayı” öğretmeyen bir eğitimci çocukları hayata hazırlayamamış demektir.

Hayatın çok küçük bir parçası olan okul sınavlarına çocuğu hazırlayıp, hayatın kendisinin “telafisi olmayan bir sınav (imtihan)” olduğunu onlara öğretmek de bizim sorumluluğumuz değil mi?

Hayat okulunda “kazanmakta” var “kaybetmekte”.

El bebek gül bebek büyüyen çocuklar bunları bilmiyor.

Okul yıllarındaki arkadaşlarının samimiyetini iş hayatında bulamayınca şaşırıyor. Bazen bocalıyor…

Bazen en iyi arkadaşlarınız yaralar sizi. Arkanızı yasladığınız “taş”ların, arka-taş olmadığını anlayınca üzülürsünüz. Bazen hayatınızı vermeyi düşündüğünüz insan yüreğinizde yaralar açar. Bazen iş hayatı zor geçer. Bazen kazanma çabanıza rağmen kaybetmek ağır gelir.

Zorlukların hayatımızın biley taşları olduğunu, kaybede kaybede kazanabileceğimizi öğretmek zorundayız çocuklara. Dünyanın bir cennet olmadığını, “imtihan” için gönderildiğimizi anlatmak zorundayız. Sıkıntı çektiği zaman “burası cennet değil, dünya” diyebilmeli hayata hazırladığımız çocuklar.

“Dürüst” olmanın da “sahtekâr ve yalancı” olmak kadar bedeli olduğunu, dürüstlüğün kısa vadede “acı” uzun vadede “mutluluk” getirdiğini, sahtekâr ve yalancı olmanın “geçici” mutluluk “kalıcı” zararlar verdiğini de anlatmak zorundayız. Tek dünyalı yaşayanların “geçici”, çift dünyaya inanmışların

“kalıcı” mutluluk ve huzur için “bedel” ödemeye hazır olmaları gerektiğini de…

Bazen gülmekten, bazen ağlamaktan yorulacağımızı, gülerken “şükür”, ağlarken “sabır” diyebilmeleri gerektiğini de anlatmak zorundayız.

Bir “acı”nın, bin kahkaha’dan çok daha fazlasını öğrettiğini, iyiliğin “garip” olduğunu, garipliğin “kötü” olmaktan çok daha erdemli olduğunu da bilmeleri gerek.

İyilik yapıp denize attıklarımızın “balıklar” tarafından anlaşılmasa bile “halık”ın her şeyi gördüğünü, ilahi kameraların sadece yaptıklarımızı değil, kalbimizden geçirdiklerimizi de kaydettiğini de anlatmak zorundayız.

Sıkıntı çekmeyen tek bir peygamberin olmadığını, zahmette çoğu zaman rahmetin gizlendiğini anlatmalıyız ki küçük bir sıkıntıda bunalıma girmesinler.

Yaşamak yaralanmaktır, yaşamak; yaralanmayı göze alabilmektir gerçeğini kulaklarına küpe etmeliyiz.

“Yaşamak, gecenin tüm karanlığına rağmen, buğulu bir cama güneşin resmini çizebilmektir” sözünü, gözlük gibi kullanıp, hayata öyle bakarsalar mutlu olabileceklerini de öğretmek zorundayız.

Bunları sadece çocuklarımıza öğretmek değil, kendimize de hatırlatmak zorundayız gibi geliyor bana…
Ne dersiniz…?

Bir Cevap Yazın