Kıyafet tartışmaları eskisi kadar yoğun olmasa bile zaman zaman yine gündeme geliyor. Şimdiki gençler pek bilmez ama bir dönem bazı tarikatlar kot pantolon giymeyi bile günah diye anlatırdılar. Kot pantolon giyen öğrencileri yurtlarından atanlar bile olurdu. “Yıllar önce Süleymancılar kot pantolon giyiyorum diye beni yurtlarından atmıştı. Az önce kermeslerinde kot pantolon sattıklarını gördüm.” diyerek bana e-posta göndermişti bir okuyucum. Kermeste satılan kot pantolonlarının resmini de eklemişti.

Bazı tarikatları kıyafetlerinden, bazılarını okudukları kitaplardan, bazılarını konuşma şekillerinden tanırsınız. Süleymancı bir bayanı tanımak için başörtü şeklini görmek yeterlidir. Süleymancı erkekler lacivert takım, beyaz gömlek ve ince bıyıklarından tanınıyor.

Sarıklı Cübbeli Ebu Cehil!

Bir dönem kıyafet konusu, özellikle sarık, cübbe, şalvar öyle anlatılırdı ki, dinleyenler Peygamberimiz vahiy gelmeden önce takım elbise ve kravat ile dolaşırken vahiyden sonra sarık cübbe giymiş sanabilirdi. Halbuki Peygamberimiz içinde doğduğu, büyüdüğü ve yaşadığı toplumun giydiği kıyafetleri giyiyordu. Peygamberimizin veya Hz. Ebubekir’in kıyafeti ile Ebu Cehil’in kıyafetleri aynı ahlâkları farklıydı.

Bizden Oldukları Belli Olsun!

Erkeklerin sarık, cübbe ve şalvar, bayanların çarşaf giydiği tarikat hangisi diye sorsam herkes İsmailağa cemaatinden bahsettiğimi anlar. En meşhur hatipleri Ahmed Mahmud Ünlü (Cübbeli Ahmed) olan İsmailağa cemaatinin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’dur. Son yıllarda hastalığı nedeniyle pek ortalıkta görünmeyen, 2022 yılında ölen Mahmut Ustaosmanoğlu, özellikle 1980’li yıllarda çok konuşulanlardan birsiydi.

Rahmetli Prof. Dr. Ali ÖZEK hocanın “Medreseden Üniversiteye” üst başlığı ile Ramazan Yıldırım tarafından kaleme alınan hatıralarını okumanızı tavsiye ederim. Ali Özek Hoca Mahmut Ustaosmanoğlu ile yaptığı görüşmeleri de anlatıyor kitabında. Sarık, cübbe veya çarşaf giyme ile ilgili aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatıyor Ali Özek Hoca:

Benim Fatih’teki dersime İstanbul’un tanınmış birçok şahsiyeti zaman zaman geliyordu. Mahmut Efendi’de gelirdi. Onun bir gelişinde şu anki Fatih camiinin bitişiğindeki kütüphanede küçük bir toplantı yaptık. Başkaları da vardı. Ben bu işleri organize eden kişi olarak ona ‘Medrese tahsili görmüş bir insansınız. Sakalı, çarşafı, şalvarı, sarığı İslam’ın esasından sayıp müritlere bunları mecbur etmenin dinde bir yeri olmadığını biliyorsunuz. Bunun sebebini açıklar mısınız?’ dedim. O da ‘Bu tarikat ehlinin bize bağlılığını imtihan etmek için koyduğumuz bir ölçüdür. Yani bizim tarikatın alamet-i farikasıdır. Adam sakal bırakıyorsa, sarık takıyorsa, şalvar giyiyorsa, kadın da çarşaf giyiyorsa, demek ki bize bağlıdır. Bunu yapmak kolay değil. Bu bir bağlılık ölçüsüdür. İslam’a da aykırı değildir’ dedi. Ben de ‘İslam’a aykırı olup olmaması ayrıdır ama bu bir bidattir çünkü bildiğimize göre Resûlullah’ın yaşadığı devirde kadınlar içinde erkekler içinde belli bir giyim tarzı yok. Sakala gelince; sakal o gün için alemşümul bir şeydir. Peygamberimizin de Ebu Cehil’in de sakalı vardır. Sakal, sünneti adiyedendir. Kılık kıyafetle ilgili kısım da değişmiştir. Bunlar üzerinde ısrar etmenin bir anlamı yoktur’ dedim. Mahmud Efendi ‘Bize göre var. Başka türlü bu insanları bir arada tutmak mümkün olmaz’ diye cevap verdi. Bu konuşmada 15-20 kişi vardı. (Sayfa 278-279)

(…) Sonra aynı konuyu birkaç defa daha konuştuk. Ben o zaman şu kanaate vardım. Mahmut Efendi benim söylediklerime inandı, kabul de etti. Fakat anladığım kadarıyla gittiği yoldan dönüş mümkün değil. (s.280)

Her ne kadar Mahmut Ustaosmanoğlu’nun kendisinin söylediklerine inandığını söylese de Ali Özek Hoca, Mahmut Ustaosmanoğlu’nun tavırları, söylemleri ve eylemleri yüzünden Anadolu Müslümanlarının birbirlerine ne kadar ağır ifadeler kullandıklarının farkında değil. Sarıkla kılınan iki rekât namazın sarıksız kılınan 70 rekât namazdan daha üstün olduğuna dair uydurma rivayetleri, din gibi anlattılar yıllarca. Kafasının içi bomboş olduğu halde kafasının üstüne sarık giyerek kendini dindar sanan birçok insanın yetişmesinde vebali çoktur Mahmut Ustaosmanoğlu gibi düşünenlerin.

Çarşaf yüzünden kadınlar arasında yaşanan tartışmalar, sarık cübbe tartışmalarından daha az değil. Pardösü giyen kadınların domuz derisinden yapılmış kıyafet giymiş kadar günah kazandıklarını anlattılar yıllarca. Çarşaf dışında dini bir kıyafet yokmuş gibi, tarikatın kurslarına giden genç kızlara hemen çarşaf giydirdiler. Birçoğu yurttan ayrılınca çarşaf giymeyi bırakmış olsa bile, sürekli hocalarının iğneleyici sözlerine maruz kaldılar.   

Aynı Dili Konuşan Robotlar

Aynı tarikatta okuyan insanların dilleri bile tekdüze haline geliyor. Aynı kelimeleri kullanıyorlar. İhvan, şakirt, kurban gibi ifadelerle birbirlerine hitap ediyorlar. Aynı ifadeler, aynı tavırlar ile ete kemiğe bürünmüş robotlara dönüştürülüyorlar. Yüz çizgileri, yürüme şekilleri bile tektipleşebiliyor uzun süre kalanlarda. Uzun yıllar Süleymancılarda kalmış bir tanıdığım, camiye girerken ayakkabısını çıkartma şeklinden bile Süleymancıları tanıdığını söylemişti. Lacivert takke takmasıyla meşhur olan Süleymancıların sadece takkelerinin rengi değil, kafalarının içi de tek renge dönüşüyor. Farklılıkların olmadığı, tektipleşilen ortamlardan hiçbir fikir çıkmayacağını o cemaatin yöneticileri biliyor. Zaten fikir üreten değil, üretilmiş fikirlere amigoluk yapacak insan yetiştirmeye çalışıyorlar.   

Cemaat ve Tarikat Gettoları

Getto kelimesi sözlüklerde şöyle tarif ediliyor; Eskiden, kimi Avrupa ülkelerinde Yahudilerin kendi istekleri, kendi seçimleriyle oturdukları ya da zor yoluyla yerleştirildikleri, bu yüzden de sonunda sinir zayıflamasına varan davranış kalıpları oluşturdukları, kent dışında bir yerleşim alanı.

Kuran’ın düşman olduğu, Peygamberlerin mücadele ettiği atalar dini kavramını ataizm olarak anlatan Doç. İsmail Şimşek, “Ataizmden Ateizme” adlı kitabından, bireyleri tektipleştirerek şahsiyetsizleştirmeyi, müritleri gettolarda eğiterek nasıl yaptıklarını şöyle anlatıyor:

Ataist düşüncenin diğer bir özelliği de inananları kapalı bir getto hayatı yaşamayı daha cazip olarak sunmasıdır. O nedenle ister batı, ister İslam düşüncesinde olsun, her dinsel yapı kendisi için özel alanlar, mahalleler inşa etmeye çalışır. Kendi kuruluş ve geleneklerine amaç / değer olarak gören bu yapılar, grubun üyelerinin kendilerine olan itaatlerini güçlendirmek için getto dışında kimseyle irtibatta olmasını istemez. Zira bu gettoda tüm bilginin, ahlâkın, dinin kaynağı atanın dediğidir. Bilimsel bilgi de, teknolojik bilgi de bunlar tarafından verilir. Burada yaşayanlar kabul etmeleri gereken yasaları yanlarında hazır bulur ve bu hazır bilgileri sorgulamadan kabul eder. Bu gettoların dışına çıkmaları ise sakıncalıdır. Çünkü bununla, kendi anlattıkları dini bilginin yanlış olma olasılığının ortaya çıkmasını engellerler. Bu şekilde yapılarak getto sakinlerinin kendilerine olan güvenlerinin zayıflayıp başka mahalleleri taşınmalarına engel olunur. Bazen bu getto, oturulan yerle de sınırlı değildir. Okunması gereken kitapların, edinilen arkadaşlıkların, evlenecek kişilerin de bir gettosu vardır. Bunların dışındaki kitapların okunması da, getto dışındaki kimselerle arkadaşlık edilmesi de, evlenilmesi de aynı gerekçelerle sakıncalı görülür. Bu şekilde, getto üyelerinin kendileri dışında bir doğru olabileceği gerçeğiyle karşı karşıya kalmalarına mani olurlar. Eğitimin anlamı da farklı işlemektedir. Eğitim, yeni bir şey, yeni bir bilgi öğrenmekten daha çok ezbere dayalıdır. Yalnızca önceki bilgileri tekrar etmekten ibaret olup yeni düşünce, fikir, kültür ve sosyal çevreye kapalı bir sistemdir. Bu nedenle toplumu geleceğe hazırlama, geçmiş üzerinden şekillendirilir. Çünkü ataist gettonun üyesi, inanmak için anlamaz. Anlamak için inanır. Ama bu anlamak için inanma, Augustine’in ifade ettiği ‘anlamak için inanıyorum’ gibi değildir. Çünkü ataist gettoda anlamak için inanmaktan kasıt salt kabul, salt onaylama ve mutlak itaattir. Böyle yaparak her şeyi anladığını düşünür. Kaldı ki çok anlamasına gerek yoktur. Atası onun adına anlamıştır. Bu nedenle ataistin düşünecek, araştıracak doğru veya yanlış olduğunu ortaya koyacak anlama çabasına gerek yoktur. Salt onaylama, onun dünyasında anlamaktır. (s.62-63)      

Farklıkların Zenginliği

Farklı düşünceler çarpışmadan yeni düşünce üretemez hiç kimse. İçinde bulunduğunuz grup, her konuda sizinle aynı düşünüyorsa, o grubun içinde kalmak sizi ilerletmeyeceği gibi gerilemenize de sebep olur.

Rahmetli Doğan Cüceloğlu, uzun zamandır sık sık bir araya gelip sohbet ettiği bir arkadaşının artık kendisine uğramadığını hatta aramadığını anlayınca merak edip yanına gitmiş. Kendisini belki kırmış veya üzecek bir şey yapmış olabileceğini düşünerek neden kendisinden uzak durduğunu sormuş. Arkadaşının verdiği cevap herkese ders olacak nitelikte. Doğan Cüceloğlu’na arkadaşı diyor ki “Seninle her konuda çok iyi anlaşıyoruz. Neredeyse her konuda aynı şeyleri düşünüyoruz. Ben seninle arkadaşlığa devam edersem artık yeni şeyler öğrenemem. Onun için seninle eskisi kadar bir araya gelmeyi düşünmüyorum.”

Hiçbir gettoya, cemaate, tarikata, grubu kendisini kaptırmayın. Şahsiyetinizi elinizden alıp sizi tek bir kalıba sokmaya çalışan herkesten ve her gruptan uzak durun.

2 comments

Bir Cevap Yazın

  1. Cemaat içinde özgür birey olmak lazım. İnsan çevreden etkilenir. Kalp sahibidir. Yani değişken. Çevrede ashabınız yoksa dalanlarla birlikte siz de dalabilirsiniz

  2. Cemaat iyidir, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etme yönüyle. Yoksa dalanlarla birlikte dalıp gitmek işten bile değil. Bilhassa kadınlar ve gençler açısından. Koyun olmamak lazım tabi ki