Karadenizli olduğu şivesinden belli sevecen bir tavırla oturdu karşıma. Oğlunun okul ve dershanedeki yaramazlıkları, karnesindeki zayıfları, başarısı için elinden gelen her şeyi nasıl yaptığını da aralara sıkıştırarak anlattı.

Hiç ders çalışmayan çocukların velileri geldiği zaman genelde sorduğum sorulardan birisini sordum. “Ders çalışmıyorsa evde ne yapıyor? Tüm zamanını neyle geçiriyor?”

Televizyon, Bilgisayar, Cep Telefonu vs aldığım genel cevaplar oluyor. Bu öğrencimin babası oğlunun TV ve Futbol hastalığından bahsetti.

“Hocam” dedi. “Daha on dört yaşında ama size şu anda Galatasaray’ın son on yıllık tüm transferlerini sayabilir. Hangi futbolcuyu nereden kaça transfer ettiklerini, hatta tüm futbolcuların özgeçmişleriyle beraber takır takır anlatır. Futbola olan ilgisinin yarısı derslerde olsa takdir alır hocam.”

Söyledikleri doğruydu. Bu cümleleri söyledikten sonra bir an sustu veli. “Ama hocam bu çocuğa bu zehri ben verdim!” deyince durakladım. Ne demek istediğini anlama mıştım.“Oğlanı kendimiz zehirledik hocam!” dedikten sonra anlatmaya devam etti.

“Bu çocuk daha dört – beş yaşlarındaydı o zaman. Rize Spor kulübünün üst lige çıkma maçı vardı. Evde ahbaplarımızla beraber her şeyi bir tarafa bırakmış ve o maça odaklanmıştık. Maçın birinci yarısını 1-0 yenik bitirdik. İkinci yarıda bir gol atınca evde arkadaşlarla coştuk. İkinci golü de atınca öyle sevinç naraları attık ki, benim oğlan o zaman o kadar beni bu kadar sevinip bağırırken hiç görmemiştir. Zehiri o gün aldi benim oğlum!”

Baba bunları anlatırken ben oğlunun çocukluğunda yaşadığı olayı görmeye başladım zihnimde. Dört-beş yaşında bir çocuk düşünün. Dünyada en çok değer verdiği, her şeyin en iyisini en doğrusunu bilen tek varlık olan koskoca babasi çocuklar gibi seviniyor, deliler gibi bağırıyordu evin içinde.

On yıl sonra aynı çocuk için, Galatasaray’ın transfer dosyasını ezbere bilmek, elbette Türkçe – Matematik çalışmaktan daha önemli olacaktı. Bugün babası için Rize Sporun kaçıncı ligde olduğu hiç önemli değil. Oğlunun karnesine üzülüyor. Oğlunun Rize sporla ilgilenmediğine de üzülmüyor! Ama neye yarar?

Aptal çocuğun karnesi…
İdaredeki arkadaşlar telefonu bana bağlayınca, öfkeli babayı sakinleştirmek bana düştü. “Bu nasıl bir karne hocam?” diye söze başladı baba. Öfkesinin sesine yansıdığını söylememe gerek yok. Oğlunun karnesindeki zayıfları sıralarken “Bu çocuk aptal galiba hocam?” cümlesini de sık sık tekrarlıyordu. “Hem okula gidiyor, hem dershaneye gidiyor yine de karnesinde beş tane zayıfı var.”

Telefonda oğluna söylemediğini bırakmamıştı baba. Büyük ihtimalle oğlu o anda kanepede sinmiş ve anne- babasından yediği fırçalar yüzünden korku içindeydi. Ne dediysem sakinleşmeyen babaya mutlaka oğluyla beraber yanıma gelmesini ve ikinci dönem zayıflarını kurtarmak için şimdiden plan yapmamız gerektiğini söyledim.

Telefonu kapatmadan önce oğlu hakkında danışman öğretmenlerinden bilgi almak için oğlunun adını soyadını sordum. Söyledi, bende not aldım. Kaçıncı sınıfta olduğunu sorduğumda bir an durakladı. Sonra elimdeki kalemi düşüren cümleyi duydum; “Hanıııım hanım! Bizim oğlan kaçıncı sınıftaydı? Yediye mi gidiyordu?”

Söylenecek pek söz kalmamıştı. Yine de içimde kalmasın diye “Ağabey, siz yazılı sonuçlarını almak için hiç okula gitmemiş miydiniz ki karneye bu kadar şaşırdınız?” diye sordum. Oğlunun karnesindeki zayıflara köpüren baba “Hanııım hanım! Sen hiç okula gidip çocuğun notlarını sormamış mıydın?” deyince, söyleyecek söz bulamadım. Karne oğlunun değil kendi karnesiydi aslında.

Aklıma Hababam sınıfındaki o meşhur sahne geldi. Hani Mahmut Hoca anne-babaları sınıfa toplar ve karneleri onlara verirken, “Bu karneler çocuklarınızın değil sizin karnelerinizdir. Onun için size teslim etmek istedim!” der.

Anne-babalar çocuklarının karnelerini düzeltmeden önce kendilerini düzeltmeleri gerektiğini anlamak zorundalar. O karneler sadece çocukların karnesi değil. Çocuklar anne-babalarının sözlerini değil ayak izlerini takip ederler.

Bir Cevap Yazın