“Her sabah kızım ağlıyor Hocam!” diye dert yanmaya başladı orta yaşlardaki bir anne. Annenin şikâyetini sonuna kadar dinleyince ne kadar zor bir durumda kaldığını daha iyi anladım. 

“Kızımı üç aydır her sabah zorla okula getiriyorum. Okula gitmek istemiyor. Her sabah başka bir bahane buluyor. Karnım acıyor, midem bulanıyor, hastayım gibi bahaneler üretiyor.”

Çocuğun hiçbir hastalığının olmadığını anlayan anne okuldan kaçmak için bahaneler ürettiğini anlamış kızının.

“İlk üç sene hiç problemimiz olmadı Hocam. Dersleri de çok iyi idi. Okula seve seve geliyordu. Ancak geçen yıl öğretmeni ayrıldıktan sonra bu hale geldi kızım. Bu yıl derslerine gelen sınıf öğretmenleri tüm sınıfı okuldan soğuttu. Okul idaresine durumu anlattık ancak bize hiç tatmin edici bir cevap vermediler. ‘Zamanla bu hocalarına da alışır çocuklar’ diyerek bize geri çevirdiler.”

Öğretmen değişikliğine bazı öğrencilerin biraz daha geç alıştığını anlatmaya çalıştıysam da annenin anlattıklarını dinleyince sorunun çok farklı olduğunu anladım.

“Sadece benim kızım değil ki okuldan soğuyan Hocam. Sınıftaki öğrencilerin tamamında aynı sıkıntı var. Sınıf öğretmeniyle konuşmak imkânsız zaten. Hemen ters konuşarak başından uzaklaştırıyor bizi.

Ben gittim o öğretmenin eski okulundan araştırdım. Meğer bu öğretmenin psikolojik sorunları varmış. Yıllardır psikolojik tedavi görüyormuş. Eski okulunda da hep problem yaşatmış öğrenci ve velilere. Bölge yetkilileri, şikâyetler çoğalmasın diye, iki yılda bir okulunu değiştiriyormuş bu öğretmenin.”

Annenin sıkıntılarını dinleyince hem anne adına hem kızı adına hem de sınıfta tüm öğrenciler adına üzüldüm. 

Psikolojik tedavi gören bir öğretmen tarafından ilkokul dört ve beşinci sınıfta okuldan soğutulan o öğrencilerin haline gerçekten çok üzülmüştüm. Temellerin atıldığı dönemde meydana gelen böylesi bir hasarı ileriki yıllarda düzeltmek çok zor olacak.

Anne bunları anlattıktan sonra “İnşallah sormaz!” dediğim soruyu sordu;

“Şimdi ben ne yapayım Hocam? ”   

Yazımın başlığı ile ilgili söylemek istediklerime geçmeden önce, Sayın Hasan Yılmaz’ın kaleme aldığı “Öğretmenim! Lütfen bu kitabı okur musunuz?” adlı kitabından bir bölümü paylaşmak istiyorum.

Bazı öğretmenler, sınıfta veya öğretmenler odasında, “Tüm sınıfta iki kişi hariç herkes ‘bir’ aldı” deyip kahkaha atabiliyor…

Varsayın ki siz bir öğretmen değil de cerrahsınız. Doktor arkadaşlarınızla bir araya geldiğiniz zaman “Allah sizi inandırsın dün ameliyat masama yatan beş hastadan dördü öbür dünyayı boyladı!” deyip kahkaha atar mısınız?

Veya Avukat olsanız, arkadaşlarınızla bir araya geldiğiniz zaman, “İnanmayacaksınız ama bu ay aldığım on davadan dokuzunu kaybettim!” deyip kahkaha atar mısınız?

Veya esnaf olsanız, akşam eve geldiğinizde eşinize, “Bugün dükkânıma gelen 50 müşteriden yirmisini kazıkladım, otuzunu kovaladım” der misiniz?

Bu tür bir kişiliğe sahip insanlar keşke öğretmenlik değil de diğer mesleklerden birini yapıyor olsalardı.

Doktor olsalar kısa sürede meslekten kovulurlar. Avukat olsalar dava bulamayıp işsiz kalırlar. Esnaf olsalar kısa sürede iflas ederler. Ve böylece topluma fazla zarar veremezler.

Ancak öğretmenlik mesleğinde, maalesef, bu tür öğretmenleri meslekten uzaklaştırma gibi bir kural yok. Keşke öğretmenler, eğitiminden sorumlu oldukları öğrencilerin başarılarına göre prim alabilseler. Ya da eğittikleri öğrencilerin çoğu başarısız olan öğretmenler meslekten uzaklaştırılabilse.

Dünyanın gelişmiş ülkelerindeki eğitim sistemleri ile ilgili yapılan çalışmaları okurken, en çok dikkatimi çeken farklarımızdan bir tanesi de, “öğretmen atamaları” konusunda gösterilen hassasiyetlerdir.

Her millet, ülkesinin geleceği olan çocuklarını teslim ettiği “öğretmen atamaları” konusunda, elbette hassas davranmalı. Ancak gelişmiş ülkelerin nerdeyse hiçbirinde 25 yıllık öğretmen antlaşması yapılmamaktadır.

Sadece ilköğretim ve lise değil, Üniversite hocaları bile “başarı kriterlerine göre” göreve devam etme hakkına sahipler bazı ülkelerde. Başarısız bir öğretmene ülkesinin geleceğini asla teslim etmeyen birçok ülke var dünyada.

Milli Eğitim Bakanlığı, tüm dünyada uygulanan bu gerçeği, ülkemiz gündemine de mutlaka getirmelidir. Hiçbir öğrenci ve veli tarafından sevilmeyen, verdiği derslerde öğrencilerinde hiçbir başarı sağlayamayan bir öğretmenin mesleğine devam etmesi doğru değildir.

Ataması yapıldıktan sonra 25 yıl boyunca görevinde kalacağından emin olan bir insan kendini geliştirme çabası içerisinde olmaz. Kendini geliştirmeyen, öğrencisini geliştiremez. Öğrencisini geliştiremeyen ülkesine katkı sağlayamaz.

Yaptığı her ameliyatta hastasını felç bırakan ya da öldüren bir doktorun sağlık bakanlığında çalışması ne kadar doğru değilse, öğrencilerinin başarısını arttıramayan bir öğretmenin de görevine devam etmesi doğru değildir. Doktorun hatası bir insanın, öğretmenin hatası yüzlerce insanın hayatına mal olur.

Girdiği her davayı kaybeden bir avukat mesleğine asla devam edemez. Girdiği her sınıfı dersinden soğutan ve nefret ettiren bir öğretmen de mesleğine devam etmemeli.

Avukatın zararı kendisine, öğretmenin zararı ülkemizin ve insanlığın geleceği olan çocuklarımıza olur. Avukat yanlış karar vererek ya da yanlış savunma yaparak bir insanın hayatını karartır, öğretmen yanlışlarıyla binlerce insanın hayatını karartabilir.

“Psikolojik tedavi gören” bir doktora ameliyat olmayı hiç kimse istemez. Psikolojik tedavi gören Avukata hiç kimse kendi savunmasını teslim etmek istemez.

Yazımın başında bana derdini anlatan anne, size “Ben şimdi ne yapayım?” sorusunu sorsaydı, nasıl cevap verirdiniz?

Bir Cevap Yazın