Üniversite 3.sınıf öğrencisi olduğum yıl (1998), odasına hem ders için hem muhabbet için gittiğim bir hocamız vardı. Bugün hem Profesör hem de önemli bir mevkide olduğu için, adını yazmayacağım hocamızın, odasında birçok kitap vardı. Okuma alışkanlığımdan dolayı, her gittiğimde kitaplarına göz gezdirir, ‘Hangi camianın kitaplarını okuyor?’ diye anlamaya çalışırdım. Belki de ilk defa, ‘her’ camianın kitaplarını aynı raflarda görmüş olmanın şaşkınlığını yaşadım.

                Bazen elimdeki kitaba bakar ‘Bunlarla vakit geçirme! Daha önemli kitaplar okumanız lazım’ derdi. Bir gün, odasında otururken, gündemde olan bazı olayları konuştuğumuz bir esnada, ‘Oğlum, hizmet adına kendinizi hiç kimseye sömürtmeyin!’ dedi. Bir an şaşırıp kalmıştım. Dindar bir insan olduğunu bildiğim, ideolojik baskı ve engellemeler yüzünden birçok sıkıntı yaşamış olan bir hocamdan, böyle bir cümle duymak beni şaşırtmıştı. Ne demek yani ‘Hizmet adına kendinizi sömürtmeyin. Biz sömürülmüyoruz, Allah rızası için çalışıyoruz’ diye içimden geçirdim ama yüzüne karşı bu cevabı veremedim.

Odasından çıktım ama şaşkınlığım geçmedi. İçimden, kendisine karşı kırgınlığım olsa da, yanına gidip gelmeye devam ettim. Kendisinden çok istifade ettiğim bu hocama, bu sözü dışında bir kırgınlığım olmadı.

                İş hayatı

                Üniversite bittikte sonra ‘özel sektörde’ çalışmak zorunda kaldım. Çalıştığım bütün kurumlar, dindar insanların cemaati, tarikatı veya vakfı tarafından oluşturulmuş kurumlardı. Ben hala ‘Allah rızası için’ her fedakârlığı yapmamız gereken kurumlar olarak görüyordum, çalıştığım yerleri. Kurucuları, vakıf, dernek, cemaat gibi bir camianın gölgesinde, beş vakit namaz kılan insanlardı. Masa başında otururken, ‘Allah rızası’ diye kurulan cümleler havada uçuşur, iş hayatında ‘kul hakkı’ denilince ‘piyasa şartları’ şemsiyesi açılırdı.

                Sigortasız eleman çalıştırmayı normal kabul edenler, ucuz eleman çalıştırmak için ‘bizdensin’ kılıfı ile hareket edenler, ayrılan elemanın sigorta primini ödememek için kırk takla atanlar, ayrılan elemanın son maaşını ödememek için ipe un serenler gibi birçok sahtekârlık ‘kul hakkı’ kategorisine girmiyordu onların gözünde.

                Dindar camiaların kurduğu yapılarda çalışan birçok arkadaşın, benzer sıkıntılar yaşadıklarını görünce, önce şaşırdım, sonra üzüldüm, en sonunda üniversitedeki hocamın ‘Hizmet adına kendinizi sömürtmeyin!’ derken ne demek istediğini daha iyi anladım.

Cihad, gayret ve hizmet

                Cihad kelimesi, maalesef olumsuz propagandalar yüzünden, ‘savaş ve adam öldürme’ şeklinde algılanıyor. Kelime anlamı ‘cehdetmek, gayret etmek’ olan cihad, Müslümanlar için, ‘insanlığın huzuru için çalışmak, gayret etmek, hizmet etmek zorundasınız’ anlamındadır.

                Allah, insanı cihada davet ederken iki şey vaad ediyor. Savaşta ölenlere cennet, savaşı kazanıp geri dönebilenlere ganimet. Hem uhrevi hem dünyevi bir ödül için gayret etmeleri isteniyor. Bunun adı rüşvet değil, ‘motivasyon’dur.

                Türkiye’de aktif olan cemaat ve tarikatlar, kendilerine bağlı kişileri çalıştırmak için sadece cenneti vaat ediyor. Çalışma sonunda elde edilen ganimet, bazen başka işlere, bazen camianın üst düzey yöneticileri için kullanılıyor.

                Bizdensin

                İş hayatında kendi camiasının elemanını çalıştırırken kullanılan en önemli argüman ‘sen bizdensin’ cümlesidir. Yani bizdensin, bizim camiamız için az bir bedel karşılığında çalışarak çok sevap kazanırsın. İşin başındaki adamın çok kazanması, camianın selameti için olduğundan, sorgula- namaz (!).

                Kıyaslayın!

                Cemaat ve tarikat elamanlarının tepe noktalarında olanların yaşam biçimleri ile alt noktalarda olanların yaşam biçimlerini kıyaslarsanız, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Somut örnekler vererek, fikir ve bakış açısı eleştirisi yapmak için yazdığım yazıyı, şahıs ve belli bir cemaat ile sınırlandırmak istemiyorum. Bir çok cemaatin lideri ve yöneticileri villalarda lüks bir hayat yaşarken kendilerine himmet ve hizmet edenlere bir lokma bir hırka yaşamanın faziletlerini anlatıyorlar.

                Milletten ‘Allah rızası için’ diyerek toplanmış paralarla kurulmuş bazı vakıf kurumlarının tepelerine yakın oturup, Milletvekili maaşı kadar para alanları biliyorum. Kurumda çalışmaya başlayanları ‘asgari ücret’ ile ‘hizmet’ etmeye nasıl motive (!) ettiklerine çok şahit oldum. ‘Bizdensin’ kılıfı ile sömürülen gençler, birkaç yıl sonra büyüklerinin aldığı maaşı ve yaşam biçimlerini öğrenince, hayal kırıklığı yaşıyorlar.

                Zihinsel sömürü

                ‘Sömürü’ denilince herkesin aklına, bir ülkenin yer altı kaynaklarını sömürmek gelir. Zihinsel sömürü, yer altı kaynaklarının sömürülmesinden çok daha tehlikelidir. İkisi birbirinden bağımsız bir sömürü  değildir aslında. Bir ülkenin yer altı kaynaklarını sömürmek için, önce o topraklarda yaşayan insanları, zihinsel olarak sömürülebilecek hale getirmek gerek.

                Bir ülkenin kaynaklarının sömürülmesi o ülkenin gelişimini nasıl engelliyorsa, bir insanın zihinsel olarak sömürülmesi de, o insanın gelişmesine engel oluyor.

                Hizmet için bağlanmak şart mı?

                Müslüman, ‘yaratılış gayesi’ni unutmadan, Allah ile yürüyen adam demektir. İslam’a ve insanlığa faydalı işlerle meşgul olarak hayatını sürdürmek zorundadır. Hiç kimse. İslam’a ve insanlığa hizmet edebilmek için, bir insana, bir cemaat veya tarikata bağlanmak zorunda değildir.

                Hayatı boyunca, hiçbir cemaate, hiçbir lidere bağlanmadan, Kur’an ve Sünnete uygun bir hayat yaşayan bir Müslüman, İslam’a ve insanlığa hizmet etmiş olmuyor mu?

                Kerametler yarışıyor

                Hem dünyevi hem uhrevi ödül ile insanı motive etmek, Allah’ın yöntemidir. Cemaatler, yaratıcının yönteminden daha zor olan, sadece uhrevi ödül karşılığında motive etmek gibi bir yöntemle çalışınca, ‘keramet ve mucize’ desteğine ihtiyaç duyuyorlar.

                Neredeyse her cemaat ve tarikat lideri hakkında efsaneler dolanır ortalıkta. Bu efsaneleri bazen liderleri, bazen liderleri çok seven, aşktan gözü kör olan müritleri uydurur.

                 ‘Bizim şeyhimizin gözlerinin içine bakan ayyaşlar, içkiyi bırakıp secdeye kapanıyor’ efsanesi, bunlardan birisidir. Gözlerinin içine bakarak (nazar ederek) içkiyi bıraktırma gücü Peygamberler de bile yokken “benim şeyhimde nasıl olur?” diye sormuyor mürid.

                ‘Bizim şeyhimize bundan 15 sene önce Azrail geldi. Şeyhimiz ‘şimdi değil, git’ diyerek Azrail’i gönderdi’ diyen medyatik hoca, buna örneklerden bir diğeridir.

‘Türkçe Olimpiyatlarına Peygamber Efendimiz katıldı. Olimpiyat statlarına Peygamber Efendimiz teşrif buyurdu.” cümleleri de bunun en son örneklerindendir.

                Hakikatlerle bireyleri zihinsel olarak sömüreme- yenler, hurafelerle kendilerine bağlı-bağımlı hale getirmek için uğraşıyor.

                Uyanın gençler!

                Allah, cemaatinize değil, amel defterinize bakarak hesap soracak.

Bir Cevap Yazın