İçindeki ateş gözlerinden okunuyordu Fatih’in. Öğrencim değil, arkadaşımdı. Yıllardır öğrencilerimle ilk tanıştığım derste “önce arkadaşım sonra öğrencimsiniz” diyordum. Fatih de arkadaşımdı.
“Yanıyorum hocam!” dedi.

Bahsettiği yangının “yürek yangını” olduğunu anladım. “Elif’i olmayan, Elif’ini kaybetmiş bir fetihim ben!” dedi. Hiçbir şey anlamamıştım. Sonra önündeki kâğıda Arapça feth kelimesini yazdı.

“Bak hocam, bu kelimenin içinde Elif olmadığı sürece Fatih olmuyor. Bende Elifsiz Fatih olamayacağım. Ben bende değilim hocam. Nereye baksam onu görüyorum… Yerde Elif, gökte Elif, kağıt’ta Elif, defterde Elif, kitapta Elif… Sağımda Elif, solumda Elif… Bazen nefesim kesiliyor hocam… Ne yapacağımı bilmiyorum.”

İçindeki yangınla yazdığı şiirleri okuyordu. En hoşuma gideni ise “Gözümde öylesine tütüyorsun ki; duman’dan hiçbir şey göremez oldum” cümlesiydi.

O, şiirlerini okuyup içini dökerken ben aşkı düşündüm.

Gençler de aşk olmamalı mıydı?

Çanakkale şehitlerini, metrekareye 6 bin mermi düşerken, mermilerin içine daldıran aşk değil miydi?

Ulubatlı Hasan’ı, vücuduna saplanan oklara rağmen, elindeki bayrakla surlara koşturan aşk değil miydi?

Fatih’e “Ya İstanbul beni alır, ya da ben İstanbul’u alırım” dedirten, gemileri karadan yürüttüren aşk değil miydi? Seyit Çavuş’a 250 kiloyu “Allah” diyerek kaldırtan aşk değil miydi?

“Anam babam sana feda olsun Ya Resulullah” diyen Musab bin Umeyr, âşık olmasaydı, vücudu sadece parmaklarından tanınacak kadar parça parça oluncaya kadar savaşır mıydı?

Kays’ı mecnun eden, çöllere düşüren, Leyla Leyla derken

Mevla’yı bulduran aşk değil miydi?

“Aşk”la yanmayan yazamaz.

Mehmet Akif yanmasaydı “İstiklal Marşını” yazabilir miydi?
“Aşk”la yanmayan sevemez.

Ulubatlı Hasan yanmasaydı ölümüne koşabilir miydi? “Aşk”la yanmayan yaşayamaz da. Aşk ile şehit olana dipdiri meyyit demiyor mu Allah?

Düşünsenize “Gözkapaklarımın içine resmini mi yapıştırdın ey Güzel? Gözlerimi her kapatışta seni görüyorum” diyen genç, insanlık için çalışma idealine kavuşursa neler yapmaz?

Düşünsenize “sarmaşık” kelimesiyle aynı kökten türemiş “aşk”la bayrağına sarılan bir genç bayrağı için neler yapmaz?

Düşünsenize “kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda, şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda“ mısraları yüreğine “aşk”la işlemiş bir genç toprağı için neler yapmaz?

Düşünsenize Selahaddin Eyyubi imanıyla, İslam’ın ilk kıblesi Mescidi Aksa’ya “âşık” olmuş bir genç dini için neler yapmaz?

Düşünsenize “gözyaşlarını” itfaiyeciye benzeten, yürek yangınını söndürememekten bahseden bir genç, “Allah” için “yanmaya” Allah için “ağlamaya” başlarsa neler yapmaz?

Şimdiki gençlerde böylesi aşklar ne gezer demeyin. Çok uzağa değil Kıbrıs Barış harekâtına gidin. Beş parmak dağlarına “Allah Allah” diye çıkan gençler “şimdiki gençlere” çok benziyordu aslında. Yeter ki ellerinden tutacak birileri, aşklarını ateşleyerek onları doğru hedefe götürecek büyükleri olsun.

Siz o zaman görün “Leyla” âşıklarının Mevla aşkıyla neler yapabildiğini?

Bizler, gençlerdeki aşkı öldürmeye çalışırsak, başkaları o boşluğu seks ile doldurur. Fıtratta var olan aşk “terbiye süzgecinden” geçmezse terbiyesiz oluyor. Buna da gavurca (!) seks diyorlar.

Yaradan, sevmeye müsaade etmeyecek olsaydı, sevme duygusunu yaratır mıydı?

Gençlerdeki aşkı öldürmeyin, eğitin.

Yaşayan ölülere değil, aşkla yanan dirilere ihtiyacımız var.

Bir Cevap Yazın