Manisa / Köprübaşı Kaymakamı Sayın Recep HÖL ile, İlçe Müftülüğüyle yaptığımız konferans sonrası çay içiyorduk. Genç Kaymakam konuşmamı değerlendirirken “Sizin gibi, bu tarz eğitim veren insanlarda, en çok dikkatimi çeken olaylardan birisi de, dede veya ninelerinizden bahsetme-nizdir” dedi. Ben gerçekten dedemden – ninemden çok bahsederim konferanslarımda. Genç Kaymakam bunu söyleyince, dede ve ninelerin, çocuk eğitimindeki etkisi, daha çok dikkatimi çekti.

Babaannem öldü, hikayeleri yaşıyor!
Babaannemi lise öğrencisiyken kaybettik. Çok fazla zaman geçirme imkanımız olmadı. Ama, ilk çocukluk yıllarımda bana anlattığı hikayeleri, hiç unutmadım.

Lise 3 öğrencisiyken, bir sabah haber verdiler öldüğünü. Bir kış günüydü. Köye cenazesine gittim. Babam, kendi annesinin cenazesine yetişemedi. İkindi vaktine kadar bekledik. Babaannemi toprağa ben koydum. İlk defa mezara girip, birini mezara yerleştirdim. Beni her gördüğünde yüzünde gülücükler açan bir insanın, cansız bedenini toprağa koyarken, bir tuhaf oldum.

Babaannemi toprağa yerleştirmek için mezarın içine girdiğimde, 17 yaşındaydım. Bu yazıyı kaleme alırken, yaşım 37 olmuştu. Ninemi toprağa vereli yirmi yıl geçmişti. Ancak bana anlattığı hikâyeler halen yaşıyor. Ninemin bedeni toprak oldu ancak anlattığı hikâyeleri ben hala konferanslarımda ve kitaplarımda kullanıyorum.

Babaannem 40’lı yaşlarında beş çocuğu ile dul kalmış bir Anadolu kadınıydı. Okuma yazması olmayan, hatta paraya bile ihtiyaç duymadan yaşamayı beceren insanlardandı. Babamın Almanya’dan gönderdiği paraları, bir cam kavanoz içinde sakladığını hatırlıyorum.

Felç olup yatağa düşünceye kadar, köyünden pek çıkmamış olan Babaannem, ben dahil, bütün torunlarına hikâyeler anlatırdı. Anlattığı hikâyelerin hepsinin sonunda ahlâkî bir kural vardı.

“Yalan söylememek, helâl para kazanmak, hiçbir canlının canını yakmamak, büyüklere sahip çıkmak, yaşlılara hürmet etmek, komşularla iyi geçinmek, Yaratıcının sizi her yerde gördüğünü unutmamak” gibi ahlâkî değerlerle biterdi anlattığı hikâyelerin hepsi.

Üniversite öğrencisi olduğum yıllarda, Doğu Klasikleri diye bilinen hikâye kitaplarını okudum. Osmanlı Eğitim sisteminde kullanılan bu hikâyeleri okurken, Babaannemin bana, doğu klâsiklerinde anlatılan hikâyeleri anlattığını fark ettim.

Babaannem bu hikâyeleri nereden biliyordu? Köyünden çıkmamış, okuma yazması olmayan bir kadın, bu

hikâyeleri nereden öğrenmişti? Bu soruların cevabını bulunca hem Osmanlı’ya olan hayranlığım arttı, hem de hikâyelerin eğitimdeki yeri kafamda daha iyi oturdu.

Osmanlı Anadolu’ya bilgiyi / ilmi yaymayı başara-mamıştı belki, ancak ahlâk, erdem gibi değerleri, hikâyelerle Anadolu’nun her köşesine yaymayı başarmıştı.

Televizyon Başında Yaşlılar!
Bir dedenin, bir ninenin, torunları üzerinde ne kadar etkili olduğunu anlamamı sağladı bu bilgiler.

“Hocam bizim çocuklarımız büyüdü. Artık torunlarla ilgileniyoruz” diyen velilere bunları anlatmaya çalışırım. Bir dedenin şefkati, sabrı, zamanı babalarda olmuyor genelde. Özellikle yaşadığımız dönemdeki iş yoğunluğu, ev dışı koşturması, yaşlıların çocuk eğitimindeki önemini ve etkisini arttırdı.

Ancak üzülerek ifade edeyim ki, sadece anne babalar değil, dede ve nineler de çağımızı tuzaklarına yenik düşmüş durumda.

Evlilik programları izleyen dedeler, dizi hastası olmuş nineler, torunlarına ahlâk dersi verme bilincinden çok uzak yaşıyorlar maalesef.

Genç bir kaymakamın bana söylediklerinden yola çıkarak yazdım bu yazıyı. O akşam odama çekilince, ajandama yazdığım birkaç cümle vardı. Aylardır duruyor bu cümleler notlarımın arasında. O notlarla bitireyim bu yazıyı.

Eskiden dedeler vardı, torunlarına Hz. İbrahim’in kıssasını, Hz. İsmail’in teslimiyetini anlatan…

Nineler vardı eskiden… Torunlarına Hz. Meryem’i, Hz. Hatice’yi, Hz. Ayşe’yi anlatan…

Şimdiki nineler dizi izliyor akşama kadar…
Şimdiki dedeler Televizyon başından kalkmıyor!

Sonra da torunlarına nasihat ederken “Bizim zamanımızda…” diye cümle kurmaya başlamazlar mı? En çok da buna kızıyorum.

Bir Cevap Yazın