Diyanetin Elindeki Tarihi Fırsat!

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra, Tevhid-i Tedrisat kanunu çerçevesinde açılan Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyet tarihi boyunca hep tartışma konusu oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında Diyanet İşleri Başkanlığı görevini üstlenenlerin yaşadığı sıkıntılar, milletin talepleriyle devletin baskısı arasında yaşanan problemler, birçok kitaba konu oldu.

Kurumların hareket kabiliyeti, yaşadıkları dönemin rüzgarından ve siyasetinden mutlaka etkilenir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış insanları, 2000’li yılların rüzgarıyla eleştirmek, art niyetli bir eleştiri değilse, o dönemin fırtınalı şartlarını bilmemekten kaynaklanır.

Diyanet İşleri Başkanlığı, uzun yıllar pasif kalmak zorunda bırakılmış bir kurumdur. Aktif veya pasif olduğu dönemler, bazen siyasetin baskısından, bazen Başkanlık makamına gelen kişilerin tavrından kaynaklanıyordu.

Geçiş Dönemi

Pasif bir kurumu aktif hale getirmeye çalışmanın zorluklarını, birçok müftü arkadaşımdan dinledim. Bir din görevlisi arkadaş, haklı olarak, şöyle isyan etmişti: “Bundan 20 yıl önce (28 Şubat sürecini kastediyor) merkezi vaazı açmayıp kendim vaaz verdiğim için hakkımda soruşturma açıldı. Şimdi de merkezi vaazı kapatıp kendim vaaz etmediğim için eleştiriliyorum. Unuttuk vaaz hazırlamayı da vaaz vermeyi de.”

Din görevlisi arkadaş söyledikleriyle haklıydı ama bu haklılık, Diyanetin camileri ve Kur’an Kurslarını yeniden ayağa kaldırma projesine engel olmamalı.

Diyanetin Olmadığı Yeri Başkaları Dolduruyor

Türkiye’de neredeyse tüm illerimizde, 300’den fazla ilçede ve Avrupa’nın birçok şehrinde programlar yapmış biri olarak, çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Diyanetin aktif olduğu yerlerde paralel dinciler pasif, Diyanetin pasif olduğu yerlerde paralel dinciler aktif oluyor. Başka bir ifade ile milletimiz, çocuklarını Diyanetin ve devletin kurumlarına göndermeyi tercih ediyor. Diyanet yoksa veya pasif ise diğer cemaatlerin kurumlarına mahkûm oluyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eline böyle bir fırsat neredeyse hiç geçmemiş, böyle bir rüzgâr hiç esmemişti. Diyanet İşleri Başkanlığı bu rüzgârı ve fırsatı iyi değerlendirmek zorunda.

Millet kurban bağışlarını Diyanet Vakfı’na vermeyi tercih ediyor. Tam rakamları incelemedim ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görevli arkadaşlardan aldığım rakamlara göre, Diyanet İşleri Başkanlığı son yıllarda Türkiye’de en çok Kurban bağışını alan kurum olmuş. Özellikle FETÖ olayından sonra milletimiz, parasını devletin kontrolünde olan kurumlara vermeyi tercih ediyor.

Diyanetin Kur’an Kursları’nı çoğalttığı ilçelerde, açılan Kuran Kursu’nun hemen dolduğunu, hatta psikolojik tedavi gören bayanların sayısının azaldığını biliyor muydunuz? Kurs hemen doluyor, çünkü bayanların camiye gitme kültürü olmadığı için hem sosyal etkinlik olarak hem dinini öğrenmek için kursları dolduruyor bayanlar.

Psikolojik tedavi gören kadınların sayısının azaldığını, bu konularda çalışmalar yapmış insanlardan dinledim. Televizyonun başından kalkıp, evin dışında muhabbet ortamına giden, dini bilgi edinerek manevî duygularını tatmin eden kadınların psikolojileri düzeliyor.

Gençlik Projeleri…

Müftü, Vaiz ve Din Görevlisi arkadaşlara “İmkân ve zamanınız varsa, mahallenizdeki okullarda derse girin. Gençlerin içinde olursanız hem kendinizi geliştirirsiniz hem gençleri gözlemleme imkânınız olur. Sadece cami cemaati içinde kalırsanız, gelişemez, bildiklerinizi de unutursunuz” diyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığı birkaç yıldır, belki de tarihinde en çok ihmal ettiği en önemli çalışmalarından birisini yapıyor. Gençlik kolları kurmaya ve bunları aktif hale getirmeye çalışıyorlar. Bu çalışmaları hızlandırıp gençlere sahip çıkmak gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Gençlik Bakanlığı gençlere sahip çıkmazsa, yeni yetişen gençler PKK, FETÖ veya DEAŞ gibi alçak örgütlerin eline düşecek.

FETÖ kendi ismiyle proje yapamayacağı için, farklı kurumlara sızmış elamanlarıyla gençlik projeleri almaya çalışıyor. İslam’a hizmet kılıfı altına gençlerin heba edilmesi projesi, sadece FETÖ ekibi ile sınırlı değil. Başka cemaatlerin de gençleri ellerimizden almasına engel olunmalı.

Millî Eğitim’e bağlı okullarda “Siyer” yarışması yapılacaksa, bu tür yarışmaları Müftülükler eliyle veya Diyanetin gençlik kolları vasıtasıyla yapabilirler. Osmanlıca kursu verilecekse bunu ya Millî Eğitim’in personeli veya Diyanet’in personeli eliyle verebilirler.

Diyanet İşleri Başkanlığı, milletin kendisine güvendiği, her konuda destek verdiği bu dönemi iyi değerlendirebilir ve gençlerimize sahip çıkabilirse, geleceğimiz çok daha güzel olacak inşallah.

Teknoloji Dini!

1989 yılında Sovyet Rusya’nın değişimiyle etkisi kırılan Komünizm aslında sanayi devriminin ve buharlı makinenin icadının etkisiyle gelişmiştir. Teknolojinin gelişimi ve değişimi, yaşanılan din anlayışının üzerinde çok fazla etki ediyor. Tekno-Din diye tarif edilen yaşam biçimi algoritmalara, yapay zekâya, gen mühendisliğine dayalı bir kurtuluş vaadiyle dünyada etkili olabilir.

Teknolojinin hayata, aileye, topluma özellikle yeni yetişen nesillere etkisini araştıran uzmanlar, Tekno-Din tabirini kullanıyor. Teknoloji dininin ahireti yok. Ahiret inancı olmayan bir din, mutlak hesap verme bilincinden mahrum olur. Mutlak hesap verme bilinci olmayan bir bakış açısının kontrol edeceği teknoloji, insanı mutlu etmez, insanı mutluluk haplarıyla oyalar. Teknoloji çağında mutluluk haplarının yerini, aklımızı başımızdan alan cep telefonları aldı.

Çağı Okuyamayan Âlimler!

Dünyanın gidişatını, çağın ihtiyaçlarını okuyamayan İslam Alimlerinin vebali çok ağırdır. Sadece din bilgisine sahip olup, çağın bilgisine sahip olmayan kişilere âlim demek bile doğru değil. Fatih Sultan Mehmet gibi hem dini ilimlere sahip olup hem çağının ilimlerine vakıf olan yöneticiler döneminde en büyük başarılarımızın gerçekleşmesi tesadüf değildir. Tarihimizde çağın ihtiyaçlarını okuyamayan âlimlerin engel olduğu gelişmelerin haddi hesabı yoktur. Bunun en çok konuşulan örneklerinden birisi 1577 yılında III. Murat’ın fermanıyla Tophane sırtlarında kurulan Rasathane’nin (gözlem-evi) Şeyhülislam fetvasıyla yıkılmış olmasıdır. Yıkıma sebep olarak gösterilen olay daha vahim ve trajikomiktir. 1578 yılında veba salgınında insanların ölümü üzerine Şeyhülislam Ahmet Şemseddin Efendi’nin Sultan’a mektup yazarak verdiği fetva ile rasathane 21 Ocak 1579 günü Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa tarafından top ateşiyle yıkılmıştır. “Gözlemevleri bulundukları ülkeleri felakete sürükler” diyerek fetva veren âlim (!) dini bilgisi olsa bile çağının ihtiyaçlarını göremeyenlere tipik örneklerden birisidir.

Sultan Mehmed’i “Fatih” yapan şeyin “bilgi” olduğunu gençlerimize mutlaka anlatmak ve aşılamak zorundayız.

 

Sait Çamlıca

Eğitimci-Yazar

Kaynak Kitap

Teknoloji Kuşatmasında Geleceğimiz

Online Sipariş:
Bu yazının alıntılandığı kitabı aşağıdaki sitelerden satın alabilirsiniz.