Modern yaşamın en büyük eserlerinden birisi de “can sıkıntısı!” oldu. Herkesin canı sıkılıyor! Canı sıkılanlar da, başkalarını üzmeye hakkı olduğunu sanıyor. 

İşyerinde patronuna kızan bir babanın, eşinin ve çocuklarının canını sıkmaya hakkı var mı?

Eşine sinirlenen bir annenin, sinirini çocuklarından çıkartmaya hakkı var mı?

Özel hayatında problemleri olan bir öğretmenin, sınıfta öğrencilerinin canını sıkmaya hakkı var mı? 

İş hayatı ile özel hayatımız arasındaki duyguları dengelemeyi başarırsak çok daha mutlu oluruz.

Bugünlerde meslektaşlarım olan öğretmenlerle çok dertleştiğim için, özel hayat ile sınıf ortamı arasındaki dengeyi sağlamanın öneminden bahsedeceğim.

Özel hayatımızdaki problemleri sınıfa taşımaya hakkımızın olmadığını düşünüyorum. İş hayatında sıkıntı yaşamamak için dertlerimizi okulun kapısına bırakmalıyız. Okulumuzun kapısına bırakamadığımız dertleri sınıfın kapısında bırakmaya mecburuz. Öğretmenler odasında, meslektaşlarımızla elbette dertleşiriz. Ancak dertlerimiz ve sıkıntılarımız yüzünden öğrencilere patlamaya hakkımız olmamalı. 

Dertlerinizi, dert ağacına asabilirsiniz.

Evini bir marangoza tamir ettiren mal sahibi, hayatının en büyük dersini bu marangozdan aldığını söylüyor.

Eski çiftlik evini restore etmek için tuttuğum marangoz, işteki ilk gününü zorlukla tamamlamıştı. Arabasının patlayan lastiği onun işe bir saat geç gelmesine neden olmuş, elektrikli testeresi iflas etmiş ve şimdi de eski püskü pikabı çalışmayı reddetmişti. Onu evine götürürken yanımda adeta bir taş gibi oturuyordu. Evine ulaştığımızda beni, ailesiyle tanışmam için davet etti. Eve doğru yürürken küçük bir ağacın önünde kısa bir süre durdu, dalların uçlarına her iki eliyle dokundu. Kapı açıldığında; adam şaşırtıcı bir şekilde değişti. Yanık yüzü tebessümle kaplandı, iki küçük çocuğunu kucakladı ve eşine kocaman bir öpücük verdi.                                    .

Daha sonra beni arabaya yolcu etmeye geldiğinde; ağacın yanından geçerken merakım daha da arttı ve ona eve giderken gördüğüm olayı sordum. “O, benim dert ağacım,” dedi. “Elimde olmadan işimde bazı sorunlar çıkıyor, ama şundan eminim ki o sorunlar evime, eşime ve çocuklarıma ait değil. Bunun için bu sorunları her akşam eve girerken o ağaca asıyorum.

Sabahları tekrar onları oradan alıyorum. Ama komik olan ne biliyor musunuz? Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, astığım kadar çok olmadıklarını görüyorum.”

Sahnedeyseniz, performansınıza dikkat edin!

Bir tiyatro sanatçısı düşünün. Sahneye çıkmış, fakat morali bozuk olduğu için çok kötü bir performans sergiliyor. Sözleri unutuyor, sözleri ile mimikleri birbirleriyle uyuşmuyor, oyun arkadaşlarına ayak uyduramıyor. Siz böyle bir tiyatro izleyicisi olsanız ne kadar katlanabilirsiniz?

Tiyatro seyircisi “kötü performans” sergilenen oyunu terk etme hakkına sahip. Ancak öğrencilerin böyle bir hakkı yok.

Bir tiyatro sanatçısıysanız, ne olursa olsun performansınızı sahnede düşürmemelisiniz. Perde arkasında hıçkırıklara bile boğulsanız, perde açıldığı anda görevinizin ve sorumluluğunuzun farkına varmanız gerek.

Öğretmenler de sınıfa girdiği zaman sıkıntılarını kapıda bırakmak zorundalar. Öğrencilerin, tiyatro seyircisi gibi salonu terk etme şansı olmayabilir. Sınıfı terk edemeyen öğrenci, öğretmenini terk ediyor. Bedeni sınıfta, aklı dışarıda oluyor. Sınıfa girerken “perde açılıyor” gibi davranılmalı. Ben, iş yerine girerken “perde açılıyor!” komutunu tercih edenlerdenim.

Bu kadar kolay mı? Sıkıntılı bir dönemde insan nasıl gülecek?” diye düşünmeyin. Şöyle bir etrafınıza bakının. Derdi, problemi, acısı, sıkıntısı olmayan tek bir insan görebilecek misiniz? “Dünyada sadece iki tane dertsiz insan var. Birisi henüz doğmamış, diğeri çoktan ölmüş ” diye boşuna dememişler

Öğretmen arkadaşlarımla dertleşirken genelde “palyaço” hikâyesini anlatırım.

Palyaço!

Sabahın erken saatlerinde, yüzünden düşen bin parçayla kahveye girer adam. Yıllardır mesleğin içinde yoğrulduğu için “insan sarrafı” olan kahveci, eline iki bardak çay alır ve adamın yanına oturur. Kahveci bilir ki, “Dertli insanın, içi duman dolu bir gönül evi vardır. Onun derdini dinlerseniz, derman olamazsanız bile, dumanlarla dolu gönül evinde bir pencere açmış olursunuz.” 

Adam kahveciye açılır. Hem anlatır hem ağlar. Kahveci de dayanamaz, hüzünlenir ve onu dinlerken gözyaşlarına hâkim olamaz.

Adam sözünü bitirince kahveci bir yandan gözyaşlarını siler bir yandan da; “Ah be kardeşim. Ben bu çay ocağında çok insan gördüm. Çok dert dinledim. Ama inan senin kadar dertli birine hiç rastlamadım. Allah sana kolaylık versin. Derdine derman olamayacağım belki ama sana bir tavsiyede bulunabilirim. Ben ne zaman çok hüzünlensem şu karşı sokakta ki sirke giderim. Sirkte bir palyaço gösterisi var. Adam bizi gülmekten kırıyor. Oraya gidince dertlerim bitmese bile kafam rahatlıyor. Sen de oraya git!” der.

Tüm derdini anlatmış olan adam, kahvecinin gözlerinin içine bakarak, “O sirkteki palyaço benim!” deyince, kelimeler kahvecinin boğazında düğümlenir.

“Benim canım sıkılıyor. Öyleyse senin de canını sıkarım!” diyen insan bencildir. Bencillik en çok sahibine zarar verir.

Dertlerimiz içimizi yaksın, dışımızı değil. 

Bir Cevap Yazın