Yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle dolu bir coğraf-yada yaşadığımızı anlatırdı bize büyüklerimiz. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, fazlasıyla petrol yataklarımızın var olduğunu ve bunları çıkartıp değerlendirdiğimizde ülkemizin ekonomik olarak çok üst seviyelere geleceğini de dinledik öğrencilik yıllarımızda.

Maalesef bunu herkes biliyor ancak kimse üzerine gitmiyor ya da gidemiyor! Öğretmenliğe başladığımda bunu öğrencilerime de anlatırdım.

Tahtaya Türkiye haritasının, Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’nin şeklini çizer, sonra da sınır komşularımızı gösterirdim.

“Bakın bu ülkelerin hepsinde petrol var. Türkiye’de niçin yok? Yoksa bizde de petrol kaynakları var da birileri mi çıkartıp işlememize izin vermiyor? Bunu hiç düşündünüz mü?”

Aslında amacım öğrencilerimin düşünmesini sağlamaktan başka bir şey değildi. Haritayı önünüze alıp baktığınızda görebileceğiniz çok basit bir gerçeği bile, düşünmeyen bir insanın göremeyeceğini anlamaları için yapardım bunu.

Düşünmek için bilmek gerekiyor. Okumayan bilemez, bilmeyen düşünemez. Burnunun ucunu bile göremez.

Başkasının gelip kendisini veya ülkesini kurtar- masını bekleyen insanlara köle dendiğini biliyorum. Baktığını göremeyen, gördüğünü anlayamayan, anladı- ğını anlatamayan insanlara ne denir acaba?

“Bizleri niçin ve nasıl bu hale getirdiler?” soru-sunun cevabını bu yazıda vermeye niyetli değilim. Ama bu körlükten nasıl kurtulabileceğimizi çok rahatlıkla söyleyebilirim. Bu bakar-körlükten kurtulmanın tek yolu, “seyreden insan” olmaktan vazgeçip “okuyan ve düşünen insan” olmaktan geçiyor.

Toplum olarak okuyan, düşünen ve üreten insanlar yetiştirmedikten sonra, yeraltı kaynaklarımızın tamamını ortaya çıkartsalar neye yarar ki? Ortadoğu ülkelerinin halini görüyoruz. Hepsinde petrol var ama zengin değiller. Zengin olanlar özgür değil.

Bilgisiz zenginlik, kumdan şato gibidir.

1980’lerde Arap tüccar Muhammet Mannei petrol zengini Arapları şöyle tasvir ediyordu; “Biz zengin değiliz. Zenginlik eğitimdir, uzmanlıktır, teknolojidir. Evet paramız var ama zengin değiliz. Çünkü bilmiyoruz.

Tanımadığı babasından kendisine miras kalmış çocuk gibiyiz. Parayı nasıl harcayacağınızı bilmiyorsanız zengin değilsiniz. Her şeyi ithal ediyoruz. Evlerimizi inşa ettiğimiz briketlerimizi, onları yapan insanları ithal ediyoruz.

Pazara gidin Arapların imal ettiği ne var? Hiçbir şey. Her şey Amerikan, Fransız, Çinli… Kendi tuğlasını yapamayan, kitap bile basamayan ülke zengin olabilir mi? Zenginlik bilgidir.

Araplar hâlâ aynı noktadalar. Ülkelerinin koru-masını bile Amerikalılar yapıyor. Petrol onlara sadece servet kazandırıyor. Onu sermayeye çeviremediler.

“Bilginin paradan üstün ve çok daha önemli olduğunun en önemli delili Araplar ile Avrupa arasındaki ekonomik farktır. Arapların petrolü var ama Avrupalı onlardan çok daha fazla zengin. Çünkü Avrupa Arapların petrol sermayesini bilgi ile yoğurarak servete

Dönüştürüyor. Bilgiye yatırım yapan sermayesi olmasada zengin olabiliyor. Bilgiden daha büyük ve daha önemli bir sermaye yok.

Eğitimsiz bir akıl neye yarar?

Çok eskiden ülkenin birinde şöyle bir haber yayılmış:

“Güzel başkentimizde bir akıl okulu açılmış her kim o okula giderse orada ona akıl öğretiyorlarmış.”

Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatmaya başlamış. Kasabanın en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahâlârla gülmeye başlamış:

“Hayatımda bu kadar komik bir şey duymamıştım bir insan akıllıysa akıllıdır. Hiç akıl okulunda okuyup da akıl kazanılır mı?”

Bu adam çok zengin olduğu halde dört çocu-ğundan hiçbirini okutmamış. Uzun seneler okumak yerine kısa yoldan hayata atılırlarsa çocuklarının ba-balarının parasına para katacağını düşünüyor. Onların kitaplar arasında yıllarını vermelerine gönlü razı ol-muyormuş.

Çocukların da üçü babasıyla aynı fikirde, ama dördüncü çocuk bu fikre hiç mi hiç katılmıyormuş.

“Babacığım” diyormuş çocuk “Okumak gibisi var mı? Bak çok paramız var ama bu parayla bilgi satın alınmıyor. Bilgi alınıp satılan bir şey değil, neden benim okumama engel oluyorsun?”

Adam çocuğun bu sözlerini günler geceler boyu düşünmüş. Bir yandan oğlunu ticarete atılıp kazanacağı paraları düşlüyor öte yandan çocuğun istediği şekilde akıl okuluna gitmezse ömür boyu mutsuz olacağını düşünüyormuş.

Sonunda önce gidip şu akıl okulunu kendi gözleriyle incelemeye karar vermiş. Yolculuk için hazır-lanmış atına binip yola çıkmış. Günler geceler geçmiş memleketinden ayrılalı tam 32 gün olmuş. Adam 32.gün yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam ihtiyarın haline acımış yanına yaklaşıp;

“Ey yolcu demiş nereye gidiyorsun?”

İhtiyar başkente gitmek istediğini söyleyince adam atından inip ihtiyarı bindirmiş. İhtiyar atla o yaya yola öyle devam etmiş. Başkente vardıklarında “işte geldik” demiş ihtiyara “burada inebilirsin.” Fakat ihtiyar adama şunları söylemiş:

“Madem bir iyilik yaptın bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra da var nereye gideceksen git”.

“Tamam” demiş adam beş on dakikaya kadar şehrin meydanına kadar gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış;

“İmdat yardım edin bu adam atımı çalmak istiyor” meydandaki adamlar koşarak gelmişler. İhtiyarın kör olduğunu görüp başlamışlar öteki adamı suçlamaya:

“Utanmıyor musun kör adamın atını çalmaya?” Adam: “Hayır yalan söylüyor atın sahibi benim” demişsede kimseyi inandıramamış. Atı, adamı ve ihtiyarı doğruca şehrin hakimine götürmüşler.

Hakim önce ihtiyarı, sonra da adamı dinlemiş ve ardından:

“Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın”

Adam bu üç kişinin neden çağırıldığını bir türlü anlayamamış. Zaten herkes onu suçladığından kimseye de soramamış, mecburen beklemiş çağrılanların gelmesini.

Kısa süre sonra üç adam gelmiş. Hakim önce baytarı mahkemeye çağırıp sormuş;

“Şu ata bak bakalım hangi memleketten?”

Baytar ata şöyle bir bakıp. “Çok fazla incelemeye gerek yok” demiş. “Bu at bu şehirden alınmamış, falanca yöreye ait olduğu anlaşılıyor.”

Adam kendi memleketinin adını duyunca şaşırmış. Hakim daha sonra nalbantı mahkemeye çağırmış: “Bak bakalım demiş bu at nerede nallanmış?

Nalbant atın nallarını inceledikten sonra “bu at bu civarda nallanmamış” demiş. Atın nallanış biçimi bizimkine benzemiyor. Falanca yöreye ait bu nallar.”

Adam yine şaşırmış yaşadığı şehrin adını duyunca.

Kendi kendine “nasıl bilebiliyorlar?” diye sormuş.

Hakim son olarak saraçı çağırmış. Hakim atın koşum biçimini sormuş. Saraç hiç beklemeden cevap vermiş.

“Efendim bu koşum biçimi falan yöreye ait.”

Hakim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek, “evet” demiş “sen doğru söylüyordun bu at senin artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da hak ettiği ceza verilecektir.”

Mahkemeden ayrılmadan önce adam dayanama- yıp hakime sormuş. “Bu adamlar bu atın benim yöreme ait olduğunu nasıl anladılar?”

Hakim gülümsemiş ve şu cevabı vermiş;

“Ben ve bu üç esnaf bu şehirdeki akıl okulunu bitirdik.”

Adam böylece akıl okulunun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi titana dönmüş. Ve olan biteni herkese anlatmış sonra da dört çocuğunu akıl okuluna vermiş.

Zira anlamış ki herkeste akıl var ama onu kulla-nabilmek için eğitim gerekiyor.

Bilgisiz zenginlik, bireyleri de, devletleri de köle yapar.

Aklınıza yatırım yapmak için en son ne zaman kitap okuduğunuzu hiç düşündünüz mü?

Bir Cevap Yazın