En çok kullanmayı sevdiğim kelimelerden birisidir, Nasip! Sonunu bilmediğim, ilerisine yönelik bir hesap yapamadığım bir şey veya soruyla karşılaşınca hep, “Nasip” derim. “Sende her şeye nasip deyip geçiyorsun!” diyen arkadaşlarımda oldu.
Bir şeyler elde etmek için mücadele etmenin önemine elbette inanırım. Kadere iman ettiğim kadar iman ederim, mücadeleye. Yan gelip yatan birisinin “Kader işte!” dediğini duyduğum zaman çok kızarım. “Deveyi sağlam kazığa bağladıktan sonra, tevekkül etme” ölçüsü benim için, en değerli en anlamlı bakış açısı.
Bir şeyler elde etmek, bir yerlere gelebilmek için mücadele derken bile, “Ya nasip!” diyerek koşmanın, “Ya nasip!” diyerek çalışmanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Ulaşmak istediğin yer neresi olursa olsun, hedefe ulaşmak için ne kadar iyi hazırlık yaparsanız yapın, şartlar ne kadar sizin lehinize olursa olsun, “Ya nasip!” demenizi tavsiye ederim.
Kadere iman etmek, yan gelip yatmak anlamına gelmiyor. Hedeflerine, hayallerine ulaşmak için elinden gelen her şeyi değil, elinden gelenden fazlasını bile yapsa insan, isteklerine ulaşamayabilir. İstediklerimi elde etmek için elimden gelen tüm çabayı göstereceğim. Bu çabalarımdan sonra ulaşmak istediğim hedeflere ulaşırsam “şükür”, ulaşamazsam “sabır” kaftanı giymeye hazırım demektir nasip. Bu kitabi bir tanımlama değil. Sürekli “nasip” kelimesini kullanırken hissettiğim duygunun yazıya dönüşmüş hali.
* * * * * *
Üniversite sınavlarına hazırlanan bir öğrencim vardı. Birkaç yıllık birikimi olan, kaybetmenin acısını da yaşamış olmasının verdiği motivasyonla hazırlanıyordu. Babasıyla beraber sınav sabahı evden çıkınca, büyük ihtimalle, “Bugün tüm emeklerimin sonucunu elde e3deceğim!” diye düşünmüştür. Sınav yerine yaklaşınca, babası bir kaza yapmış. İkisinde de en ufak bir çizik olmadığı halde, kaza korkusunu üzerinden atamayınca, sınavı tamamlayamadan çıkmış. O gün üniversite okumadan vazgeçmiş.
Birkaç ay sonra bir işe başlamış. Karşılaştığımızda bana bu olayı anlattı. Çalıştığı işyerinden o kadar memnundu ki, “İyi ki üniversiteyi kazanamamışım!” der gibiydi. Üniversiteyi kazanıp gitseydi, bu kadar iyi imkanlarla iş hayatına devam edemezdi belki de.
* * * * * * *
Sultan Mahmut döneminde yaşandığı anlatılan bir hikayedir.
Çok fakir, fakir olduğu kadar gururlu birinden bahsederler Sultan Mahmut’a. Sultan Mahmut, gururunu incitmeden yardımcı olunmasını ve kendisine bilgi verilmesini söyler. Yardımcılarından birisi, pişmiş bir tavuğun içini altın ile doldurur ve fakir adamın kapısına gece yarısı bırakır.
Aradan birkaç hafta geçer, ancak fakir adam halen aynı yoksullukla yaşamaya devam eder. “Herhalde birikmiş borçları vardı!” düşüncesiyle kapısına pişmiş tavuk içerisinde altınlar bırakırlar. Aradan geçen birkaç haftaya rağmen adamın hayatından bir değişme olmayınca, içi altın dolu tavukları kapıya bırakan görevli şüphelenir. Kendisini fakir ve yoksul göstermeye çalışarak milleten dilenen bir yüzsüz olma ihtimali gelir aklına.
Durumu Sultan Mahmut’a bildirir. Sultan Mahmut olayı bizzat araştırmak için tebdil-i kiyafet ile adamın kapısını çalar. Aç olduğunu söyleyerek adamın evinde misafir olur. Yemekten sonra muhabbet esnasında kapısına hayırseverlerin bir şeyler bırakıp bırakmadığını sorar. Zaman zaman komşuların yardımcı olduğunu söyleyen adam, yardımcı olana da olmayana da duacı olduğunu söyler.
Adamın ağzından laf almak isteyen Sultan Mahmut, “Bugüne kadar kendisine yapılan en ilginç yardımların olup olmadığını” sorar. Adam “İki defa kapıma pişmiş tavuk bıraktılar. Her türlü yardımı görmüştüm de, pişmiş tavuk bırakıldığına hiç şahit olmamıştım!” der adam.
Sözü istediği yere getirmeyi başaran Sultan Mahmut, “O tavukları yemediniz mi?” diye sorar. Yoksul adam, “Ben ve ailem yıllardır kuru ekmek ve basit yiyeceklerle karnımızı doyurmaya alıştık. Kapımda pişmiş tavuğu görünce, çocuklarım da bende tavuk yemeğe alışkın değiliz, düşüncesiyle tavukları sattım. Tavuk parasıyla birkaç gün bize yetecek ekmek satın aldım” diye cevap verir.
Bu cevabı duyan Sultan Mahmut, o tarihi sözünü söyler:
Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!
Sait ÇAMLICA
Eğitimci – Yazar
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Cumartesi, 03 Temmuz 2010, 00:24 tarihinde Yayınlanmış Yazılarım kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
“Dindar bir insan yetiştirmek!” denilince, her yerde aynı klasik süreç takip ediliyor. “Allah bir!” demeye alıştırılır çocuklar. Sonra Kur’an alfabesi öğretilir. Namaz sureleri, Yasin, Tebareke ve Amme cüzleri ezberletilir. Özellikle Hafız olmasını sağlayabilmişse aile, en büyük başarı elde etmiş olmanın mutluluğunu yaşar. ..
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....














bende “kısmet” kelimesini kullanırım. Bu yazınızı gülümseyerek okudum, çünkü yaşarken aynı kelimeleri kullanıp aynı açıklamaları yapıyoruz:)çok ilginç… Herkesede deve örneğini anlatırım sık sık:):)
sultan mahmutun hikayeleri bununla bitmez.öyle bir padişaha köle olmalıki insan,önünde tellalların sırtını keselediği sultana sırtını keseletsin,diye de müthiş bir hikayesi vardır.fethullah gülenin allah sevgisi isimli vaaz cd sinden dinleye bilirsiniz.