“Yoksulluğum övüncümdür!” şeklinde çeviregeldiğim “Fakrî fahrî!” hadîsinin derin anlamına itibarla, eğer hatırlanacak olursa, geçenlerde, bir vesileyle yeni bir karşılık önermiştim:
“İyi ki muhtacım!”
* * *
Fakr (fakirlik) hakikaten “muhtaç olmak” demektir.
Bir düşünün bakalım, içimizde muhtaç (fakir) olmayanımız var mı?
Yok!
Çünkü insan, başka bir nedenle değil, bizatihi özü gereği fakir ve muhtaçtır.
İnsan ‘gayr’ olmaksızın ne varolabilirdi, ne de varlığını sürdürebilirdi. Varolmak ve varlığını sürdürebilmek için insan ‘gayr’a muhtaçtır. Kendinden başkasına.
İnsanın toplumsallığının temelinde işbu “gayra muhtaç olmak” meselesi yer alır. İnsanın toplumsallığı, onun özünden ayrılmaz.
İnsanın “toplumsal canlı” olarak yapılan tanımı, Arapça’ya “medeniyyun bi’t-tab” şeklinde aktarılmıştır. Yani tabiatı gereği medenîdir insan! Medenî, yani şehirli.
Yalnız kalabilir ama tek başına kalamaz. Sürtüne sürtüne yürümek zorundadır bu yüzden. Ancak bu dünyada. Sadece şehirde. Başkalarıyla.
Trajik olan da bu değil midir zaten?
Her birimiz kendimizle başkalarının arasında sıkışıp kalmış bir hâlde yaşamı tüketiriz.
İstiğna ve istikbar yakışmaz böylesine zavallı olana!
Kimse kendi yatağından taşamaz!
* * *
Peki o hâlde niçin bu kibir? Nedir o tafralar, ne o kurum kurum kurumlanmalar?
Neyiz biz? Kimiz? Ceplerimiz biraz para görürse, başlarımız göğe mi değecek? Hiç mi düşmeyeceğiz, hiç mi ölmeyeceğiz?
Otobandan ayrıl ey talib, hemen arabanı yolun kenarına çek ve biraz düşün!
Biraz nefes al! Birazcık… Varlık’ın kokusunu hisset!
Sen zengin filan değilsin, basbayağı yoksulsun! Muhtaçsın!
Sen de Mustafa (s.a) gibi, “İyi ki muhtacım” de ki kalbin ısınıversin!
Tüm yoksullar gibi.
* * *
Hakkın insana verebileceği en büyük ceza, her hâlde kendisinden minnettarlık duygusunu alıp onun şükretme yetisini köreltmesidir.
Bugünün dindarının başına gelen de bu! Artık kimse aşağıya bakmıyor, gözler hep yukarılarda. Daha fazlasında. Daha çoğunda.
Kanaatkârlık, artık unuttuğumuz, itibar etmediğimiz bir kavram!
“Eldekiyle yetinmek” demek kabaca. “Eh, buna da şükür!” demek! Çaresizlikten değil, yarışa katılmayı bile isteye reddetmekten…
Yoksulluğu bir kader olarak kabullenen zavallılardan değil, bilâkis yoksulluğu kendi iradeleriyle tercih edenlerden söz ediyoruz.
Bakınız, ustalarımız ‘kanaat’i nasıl tarif ediyorlardı:
- “Kanaat, kendisine alışılan, yakınlık kesbedilen şeylerin bulunmaması halinde dahî huzur ve sükûnet içinde olmaktır!”
Kanaat, hakikatte, sahip olmaya değil, olmaya çalışmaktır!
Olmaya, yani adam olmaya… insan olmaya…
* * *
Olmazsan, geçemezsin o köprüden ey talib!
İncelmezsen, güçsüzlüğü umursamazsan…
Boğaz Köprüsü’ne benzemez çünkü Sırat Köprüsü. Kıldan ince, kılıçtan keskindir!
Jeeple geçilmez o köprüden.
Mecbursun ey talib, ağırlıklarını atmalısın! Başkalarının sırtına da binemezsin, eteğine de yapışamazsın. Orada tek başınasın! Kendin olacaksın, olmak zorundasın!
Sırat Köprüsü’nden geçebilmek için, senin sen olmaktan başka çaren yok!
Çaren yine sensin!
Kendin yürüyeceksin! Adımlarını tek başına atacaksın!
Köprünün üzerinde kendi gövdenle, kendi ruhunla, kendi ağırlığınla yürümek zorundasın!
Sahip olduklarını tümüyle bu dünyada bırakacaksın, oraya çırılçıplak varacaksın!
* * *
Sırat köprüsünden jeeple geçilmez, adam olana çıplak ayak gerek. Belki yorgun, belki çelimsiz, belki mecalsiz, ve fakat bir ömür boyu hakikat peşinden koşmuş ayaklar…
Eldekiyle kanaat edebilmeyi öğrenmiş, rıza lokmasıyla yetinmiş, insanı insana kulluktan uzak tutmuş ayaklar…
Mahcub bir yüz, güçsüz bir gövde… zayıf ve çelimsiz… yani kıl kadar bir beden… incecik…
Dünyadan perhiz ettiği, gelip geçici zevklerin orucunu tuttuğu için değil sadece, insanın yükünü taşımaktan eridiği için de…
Kalb taşıdığı için….
* * *
Başın ağrıyorsa Sırat Köprüsü’nden geçemezsin ey talib, bilâkis kalbinde ince bir sızı olmalı! Çünkü Köprü’nün üstündeyken bir tek o ince sızıya güvenebilirsin!
Ağrıları boşver de sen bana asıl sızıdan haber ver!
Sızın var mı ey talib?
Dücane Cündioğlu
dcundioglu@yenisafak.com.tr
14 Şubat 2010 Pazar
Yenişafak Gazetesi
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Pazar, 14 Şubat 2010, 14:47 tarihinde Genel kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
“Dindar bir insan yetiştirmek!” denilince, her yerde aynı klasik süreç takip ediliyor. “Allah bir!” demeye alıştırılır çocuklar. Sonra Kur’an alfabesi öğretilir. Namaz sureleri, Yasin, Tebareke ve Amme cüzleri ezberletilir. Özellikle Hafız olmasını sağlayabilmişse aile, en büyük başarı elde etmiş olmanın mutluluğunu yaşar. ..
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....














Gerçekten Güzel bir yazı.Nefsine hakim olabilmektir İnsan olmak.Ve ne kadar sahip çıkarsan ne kadar yenik düşürürsen nefsini o kadar kolay mı geçeriz Sırat Köprüsünden acaba??