Kutsal görevler vardır hayatta. Maddi tarafından çok manevi bir yönü vardır bu görevlerin. İlk aklıma gelenler askerlik, imamlık ve öğretmenliktir.
Görev yaptığı sınır karakolunda nöbetini ihmal eden bir asker sorumluğunun farkında değildir. “Yanlış doktor candan, yanlış hoca dinden eder” sözü bir din görevlisinin manevi sorumluluğunu hatırlatır. Bir ülkenin geleceği olan gençlerini yetiştiren öğretmenlerin sorumluluğu ise bambaşkadır.
Sınırda nöbet tutacak askeri de, hastalarını muayene edecek doktoru da, toplumun dini hayatının icrasını sağlayan ve çocuklara din sevgisini aşılama sorumluluğu olan imamı da öğretmenler yetiştiriyor çünkü.
Öğretmenin nöbeti askerin nöbetinden kutsal gibi geliyor bana!
* * * * * *
Kitap okuma alışkanlığı kazandıramadığı bir öğrenciye, sadece sözcük türlerini ezberletiyorsa bir Türkçe öğretmeni, tuttuğu nöbetin hakkını vermiş olur mu? Bir milletin dinini yok etmek isteyenlerin, önce o milletin dilini yozlaştıracağını öğrencilerini öğretmek, nöbet tutmanın sorumlulukları arasında değil mi?
Tarih şuuru ve bilinci vermeyen bir tarih öğretmeni, Kosova savaşının maddelerini öğrencilerine ezberletiyorsa “sınıfta nöbet tutmanın” ne demek olduğunu anlayıp anlamadığını sorgulamak zorundayız.
Çanakkale savaşının tarihini ezberletip, metre kareye altı bin mermi düşerken tekbirlerle düşman üzerine koşan Mehmetçiğin manevi dinamiklerinden bahsetmiyorsa bir tarih öğretmeni, nöbet sorumluluklarını tekrar gözden geçirmek zorunda değil mi?
Türkiye’nin hangi coğrafi bölge içerisinde olduğunu öğrencilerine ezberleten bir Coğrafya öğretmeni, topraklarımızın jeopolitik önemini kavratamıyorsa, mesleki nöbetini tekrar gözden geçirmek zorunda değil mi?
Düşünen insanların hayatlarını ezberleten bir felsefe öğretmeni, öğrencilerine düşünme ve tefekkür etme alışkanlığı kazandırmak için çaba sarfetmiyorsa sadece “felsefe” yapmış olmaz mı?
Üç bilinmeyenli denklemleri çözmenin formülünü ezberlettiği bir öğrencisine, hayatın iniş çıkışlarla dolu bir yolculuk olduğunu, zorlukların insan hayatının biley taşları olduğunu da anlatmak zorunda değil mi bir Matematik öğretmeni? Zor günlerde hayatla mücaddele etmenin formüllerini kim öğretecek öğrencilere?
Bir Geometri öğretmeni, öğrencilerine üçgenin iç açılarının toplamını öğretip, insanlığın iç acılarını öğretemiyorsa, tuttuğu nöbeti sorgulamak zorunda değil mi?
Bir Fizik öğretmeni öğrencilerine sürtünme kuvvetini öğretip, ülkemiz içinde yaşanan sürtüşmelerin, sağ sol kavgalarının, Alevi-Sunni tartışmalarının, Kürt-Türk ayırımının, kısacası, kısır ideolojik tartışmaların sosyal yapımızı nasıl tahrip ettiğini anlatmıyorsa, nöbetinde uyumuş bir asker kadar suçlu değil mi?
İvme kurallarını ezberlettiğimiz kadar ahlak ivmesini kaybetmenin sosyal yaralarımızı nasıl derinleştiğini de anlatmak zorunda değil miyiz öğrencilerimize?
İki hidrojen ve bir oksijenin (H2O) birleşmesinden suyun meydana geldiğini ezberletip, rüşvet ve adam kayırmanın devlet çarklarını ne hale getirdiğini öğrencilerimize anlatamıyorsak, neyin nöbetini tuttuğumuzu tekrar gözden geçirmek zorundayız.
Hücreler arasındaki savaşta mikropların nasıl yok edildiğini öğretip, insanlığın geleceğini karartan, sosyal bünyemizi tahrip eden mikroplarla (içki, kumar, fuhuş, eroin) nasıl mücadele edeceğimizi de öğrencilerimize anlatmak zorunda değil miyiz?
“İnsan bir ağacın yanından geçerken onun varlığına nasıl hayran olmaz, onun varlığından nasıl mutlu olmaz” diyen Dostoyevski’nin sözünü, öğrencilerinin yüreğine işleyemeyen bir Resim öğretmeni, bir yaprak resmi çizdirerek sınırda nöbet tutmuş olur mu?
Spor yapmanın insanı daha sağlıklı hale getirdiğini, spor yapanları seyretmenin (futbol fanatizmi) insanın sadece zamanını öldürdüğünü öğrencilerine öğretemeyen bir Beden eğitimi öğretmeni, öğrencilerine sağa-sola dönme kurallarını öğreterek mesleki nöbetini tutmuş olur mu?
Yaprakların hışırtısını, suyun şırıltısını, rüzgarın uğultusunu dinlemesini öğrencilerine öğretemeyen bir müzik öğretmeni, dor-re-mi- fa diye başlayan notaları çocuklara ezberleterek Müzik dersi vermiş olur mu gerçekten?
Namaz surelerini öğrencilerine ezberletip, yalan ile imanın aynı kalpte duramayacağını öğrencilerini öğretemiyorsa bir din kültürü öğretmeni, nöbet yerini terk etmiş olmanın hesabını Allah’a verebilir mi?
“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen Hz. Peygamberin ahlakını öğrencilerini aşılamadan, 32 farzı ezberletmek, nöbet tutmak anlamına gelir mi?
Askerine Peygamberinin ismini (Mehmetçik) veren “tek” millet olduğumuzu öğrencilerine öğretebilen bir din kültürü öğretmeni nöbetinin bilincine varmıştır.
* * * * * *
Bu ülke, bunca sıkıntıya rağmen hala düşman işgaline uğramamışsa, sınırda ve sınıfta nöbetini tutan, tuttuğu nöbetin bilinciyle mesleğini icra edenler sayesindedir.
Allah sınırda ve sınıfta tuttuğu nöbetin bilincinde olanların sayısını artırsın.
Sait ÇAMLICA
Eğitimci – Yazar
www.saitcamlica.com
saitcamlica@gmail.com
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Pazar, 13 Eylül 2009, 00:04 tarihinde Yayınlanmış Yazılarım kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....










