Türkiye’de tarihle ilgili bir konuda yazmak kolay değildir. Çünkü ülkemizde tarih, hep sıkıntılı bir alan olmuştur. Üstelik şaşırtıcı derecede “çok bileni” olan bir alandır. Herkes iddiasına, ideolojisine, politikasına tarihten deliller bulmaya çalışır. Tarih, bugün yaptıklarımıza ve yaşadıklarımıza veya yapamadıklarımıza bir neden bulmak, meşruiyet sağlamak için sürekli yeniden üretilen bir geçmiş kurgusudur. Bunlardan daha acı olan bir şey daha var. “Tarihi çarpıtmak”. Bunu yapanlar hem tarih ilmine, hem tarihi olayın kahramanlarına hem de tarih okuyan yeni kuşaklara haksızlık yapmaktadırlar. Unutmamak gerekir ki; “yanlışı düzeltmek, doğruyu öğretmekten daha zordur”.
Lübnan’a asker gönderme tezkeresinin mecliste görüşülmesi sırasında, bahsettiğimiz tarihi çarpıklığı yeniden yaşadık. Tezkerenin mecliste onaylanmasından sonraki gün, iktidar yanlısı Yeni Şafak gazetesinin manşeti “86 yıl sonra Lübnan’da” şeklindeydi. Benzeri başlıkları atan başka gazete ve dergiler de oldu. Hatta aynı gazete (6 Eylül 2006 tarihli Yeni Şafak gazetesi) Kurtuluş Savaşı’nın en şiddetli olduğu günlerde, Afgan Emiri Emanullah Hanın isteği üzerine Afganistan’a asker gönderildiğini yazdı. Hatta Sayın Başbakan bir konuşmasında Osmanlının Açe’ye asker gönderdiğini söyleyerek yapılan işe tarihten gerekçeler bulmaya çalıştı.
Bütün bunları yazan ve konuşanlar, Osmanlının orta doğudaki varlığı ve misyonu ile “yenidünya düzeni” veya “medeniyetler çatışması” tezleriyle “tanrıyı kıyamete zorlayan” senaryolarla, orta doğuyu işgal eden, bölgenin zenginlik kaynaklarını sömüren Siyonist-Hıristiyan emperyalistlerin aynı misyona sahip olduklarını söylemeye çalışıyorlar. İşte bu tarihi çarpıtmanın, tarihe ihanetin ta kendisidir. Bunları yazanlar, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın verildiği sırada, Afganistan’da İngiliz emperyalizmine karşı bir mücadele verildiğini, Türk askerinin bölgeye İngilizlerle mücadele etmek için gönderildiğini söylemeyerek yine tarihi çarpıtıyorlar. Aynı şekilde Osmanlı’nın Açe’ye asker gönderdiğini söylerken de, Açe’nin İspanyol ve Hollandalı sömürgeciler tarafından sömürülmesini engellemek için, Osmanlının askerlerini gönderdiğini göz ardı ediyor ve zihinleri bulandırıyorlar.
Cemil Meriç: “Önce kaybolan hafızamızı yeniden inşa etmek zorundayız. Kimiz, neyiz, nasıl bir tarihin çocuklarıyız” der. Evet, Türkiye Osmanlının varisidir. Ve hiçbir devletin ve ulusun sahip olamayacağı bir tarihi mirasa sahiptir. Ancak Türkiye, babasından kendisine kalan mirası çarçur eden mirasyedi evlat gibi tarihi misyonunu tüketiyor. Tam bir tarihyedi edasıyla… Peki, Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki misyonu ne idi?
Osmanlı Ortadoğu’da; bölgenin hassasiyetini bilen, birbiri ile sürekli çatışma ve rekabet içindeki müslim ve gayri müslim bütün mezhep ve ırklara eşit mesafede hitap eden, anarşi ve karmaşaya meydan vermeden adil bir arabulucu olarak, bilumum meseleleri çözen ve kendinden başka hiçbir devletin başaramadığı “kerim devlet” rüyasını tek başına gerçekleştiren bir devlet olmuştur.
Osmanlı devletinin Ortadoğu’daki varlığı Yavuz Sultan Selim’in “İslam Birliği” siyaseti ile başlamış, Birinci Cihan Harbi sonuna kadar kesintisiz dört asrı aşkın devam etmiştir. Osmanlı, Arabistan’da 401 yıl, Suriye’de 404 yıl, Irakta 386 yıl, Mısır’da ise 365 yıl hükümranlığını sürdürmüştür. Osmanlı, hüküm sürdüğü bu dört asırlık zaman diliminde, uyguladığı millet sistemi çerçevesinde ırk ayrımı yapmamış, tarihi kanla yazılmış olan bu coğrafya en uzun barış ve huzur dönemini Osmanlı döneminde yaşamıştır. Bu barışı bizzat yaşamış bir Lübnanlı Maruni liderin şu açıklaması dikkat çekicidir. “Eğer Sultan’ın yarın bize bağımsızlık vereceğini öğrensem, diz üstü huzuruna çıkar bunu yapmaması ricasında bulunurum. Çünkü bizim güvenliğimiz ve hürriyetimiz onun himayesine bağlıdır.”
ABD’nin 1991 de körfezi işgali üzerine, dönemin Mısır Dışişleri bakanının “Osmanlı gitti, Ortadoğu bitti” sözü aslında bölgede Osmanlıya duyulan özlem ve hasreti dile getiriyor. Hindistanlı eski liderlerden Ağa Han, Osmanlının misyonunu şu şekilde ifade ediyor: “İstanbul’daki rejim, İslam’ın dünyevi yüceliğinin gözle görülür kalıntısını temsil etmekteydi. Osmanlılar Ortadoğu’nun çetrefilli siyasi gerçeklerini anlamış ve kavramış gerçek devlet adamlarıydı.”
Osmanlı Devleti, İslam Alemi’nin lideri olarak, müslümanların saygınlığını koruduğu gibi Ortadoğu’ya yönelik tehdit ve tehlikeleri caydırıcı güç olarak önlemesini bilmiştir. Devleti muazzama, bu bereketli ve kutsal toprakları emperyalizme karşı korumak için takati kesilinceye kadar savunmuş, ancak İngiliz casuslarının entrikaları, batılı emperyalist devletlerinin böl yönet politikaları ve Birinci Dünya Savaşı’nda alınan yenilgiler sonucu bu topraklardan çekilmek zorunda kalmıştır. Ancak Osmanlı’nın bıraktığı boşluk bu gün doldurulamamıştır. Meşhur İngiliz ajanı Lawrence, 20. yy. başında şu kehanette bulunmuştur: “Osmanlıyı yıkacağız, ama Ortadoğu’da O’nun boşluğunu asla dolduramayacağız.”
Ortadoğu’da, hatıralarda saklı âsûde yılların yeniden yaşanması için yeni bir “Osmanlı misyonuna” ihtiyaç duyulmaktadır. Osmanlı Ortadoğu’da ıslah etmek için bulunuyordu. ABD ve stratejik ortakları ise fesat çıkarmak için bölgede bulunuyorlar. Türkiye’nin, ABD’nin ve İsrail’in çıkarlarına hizmet etmek için bölgedeki BM barış gücüne asker göndermesi, Osmanlı misyonuna hizmet etmekten çok uzak bulunmaktadır. Osmanlı Lübnan’da, farklı kültürleri ve mezhepleri bir arada tutmanın sanatını ortaya koyarken bu gün bölgede hesaplar yapanlar, mahalli çatışmaları alevlendirmeye çalışıyorlar. Bu ayrımı yapamayanlar, ABD’yi, Siyonizm’i tanımayanlar, 34 günlük İsrail bombardımanında Birleşmiş Milletlerin ne kadar taraflı davrandığını görmezden gelenler ve ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına taşeronluk yapanlar, Osmanlının adını ağızlarına dahi almasınlar.
Birleşmiş Milletleri kutsal bir barış örgütü olarak göstermeye çalışanlar, Lübnan’daki barış gücüne komuta edecek Fransa’nın, 40 savaş uçağı, helikopterler, keşif uçakları, 2800 asker, 15 bin askerin 90 günlük ihtiyacını karşılayacak mühimmatla ve 7 savaş gemisiyle bölgede görev almasını nasıl açıklayacaklar? Evet, Fransa Ortadoğu’ya pastadan payını almak için geldi. Türkiye’de Lübnan’a asker göndermekle savaştaki yerini almış oldu.
Osmanlı misyonuna vurgu yaparak, emperyalist devletler ile birlikte çeşitli bölgelere Türk askerini gönderenler, geriye dönüp tarihe yeniden bakmalıdırlar. Osmanlı Devleti hiç emperyalistlerle, siyonistlerle, zalimlerle birlikte hareket etmiş midir?
Peki, Türkiye’nin tarihi misyonu neyi gerektiriyor? Bu tarihi misyon, öncelikle Osmanlı’nın bıraktığı tarihi sorumluluğu yerine getirmeyi gerektiriyor. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Her şeyden önce biz, Ortadoğuluyuz. Bazılarının iddia ettiği gibi Avrupa kültürünün bir parçası değiliz. Dolayısıyla Türkiye illa da bir stratejik ortaklık kuracaksa, bu strateji Ortadoğu’nun çıkarlarını koruma yönünde olmalıdır. Şair ve düşünür Sezai KARAKOÇ; “Farklar” adlı kitabında, bu konuda şu tespitte bulunuyor: “Türkiye bir Ortadoğu ülkesi olduğu halde, öbür Ortadoğu ülkelerine sırt çevirmiştir. Tabii ve tarihi çevremizden yani jeopolitik çevremizden kendimizi, kendi elimizle koparmışız. Şimdi biz, bir ağaçtan koparılarak başka bir ağaca, Avrupa ağacına asılmış bir elma gibiyiz…”
Özellikle son bir asırdır İslam Dünyası bir kaos yaşıyor. İslam Dünyası adeta bir yangın yerine döndü. Koskoca İslam Dünyası yapay sınırlarla küçültüldü. Tarihi boyunca aynı medeniyet çatısı altında yaşamış olanlar, sonu gelmez bir krize sürüklendi. Krizi aşmanın yolu, aydınlarımızın ve idarecilerimizin İslam Kültürüne, İslam Tarihine kısacası her alanda bize ait değerlere yani İslam Medeniyeti’ne yeniden dönmelerinden geçiyor.
Bir ağaç, güneşten, topraktan ve kendisini çeviren iklimden nasıl ayrılamazsa, bizimde Ortadoğulu olmaktan ayrılamayacağımızı idrak etmeliyiz. Kapatılmış bulunduğumuz tarihi sunilikler panayırından kurtuluşumuzun ilk şartı budur. Havada ve askıdayız. Ortadoğu’ya dönersek toprağa ayak basmış olacağız. Biz Ortadoğu’dan koptuğumuz için, Ortadoğu’da başı kesilmiş bir horoz gibi can çekişiyor. Çünkü biz Ortadoğu’nun şah damarıyız. Biz Ortadoğu’da ananevi yerimizi aldığımız gün, Ortadoğu, dünyanın şah damarı olacaktır.
T.Yilmaz BEKLER
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Salı, 16 Şubat 2010, 14:48 tarihinde Genel kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
“Dindar bir insan yetiştirmek!” denilince, her yerde aynı klasik süreç takip ediliyor. “Allah bir!” demeye alıştırılır çocuklar. Sonra Kur’an alfabesi öğretilir. Namaz sureleri, Yasin, Tebareke ve Amme cüzleri ezberletilir. Özellikle Hafız olmasını sağlayabilmişse aile, en büyük başarı elde etmiş olmanın mutluluğunu yaşar. ..
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....














slm hocam sizi takip etmek istiyorum