Bu toprakların son kırk yıldır hiçte yabancısı olmadığı bir konu “Öğrenci kavgaları”.

1980 öncesi “ideolojik” kavgaları üniversiteler de gördük. Bu günün kırklı yaşlarını aşmış anne babaları bu sürecin içinde yaşadı. Kimi kavganın içinde kimi dışında olsa da…

Sonra bir “düdük” çaldı. Nasıl olduysa kavgalar bitti! 1990’lara kadar “ergenlik ateşinin” kıvılcımlarıyla başlayan öğrenci kavgaları dışında pek kavga olmadı okullarda.

“Gençtir, delikanlıdır, ergenlik dönemini atlatsın bu kavgalardan da vazgeçer, yaptıklarına da pişman olur!” diye düşünen büyükler fazla ciddiye almadılar bu kavgaları. Haksız da değildiler aslında. Lise sıralarında ki “kanı deli” gençler, okulu bitirip kanları durgunlaşınca “hayat kavgasının” içinde buldular kendilerini.

Ve bugün…

2000’li yıllarda “okullarda şiddet” başlıklı haberleri daha sık okumaya başladık. İlköğretim öğrencilerinin kanlı bıçaklı kavgaları hem de. Her geçen gün artan bir şiddetle devam eden kavgalar.

Bu kavgalar “düdük” sesiyle kesilecek, “ergenlik ateşinin sönmesiyle” bitecek yaklaşımıyla açıklanamayacak kadar ciddi kavgalar olmaya başlayınca, hepimiz tedirgin olduk.

İki anne düşünün, sabah erken saatlerde çocuklarını giydirip, kahvaltılarını yaptırdıktan sonra dualarla okula gönderiyorlar.

Aynı günün akşamında annelerden birisi evladını toprağa, diğeri cezaevine gönderiyor. Her gün okul yollarını gözledikleri çocukları, hem kendi geleceklerini, hem ailelerinin umutlarını, hem annenin yüreğini yakıyor artık.

Annelerden birisi gözyaşlarını soğuk toprağa akıtırken, diğeri buz gibi parmaklıklar arasında eriyen evladına yanarak gözyaşlarını cezaevinin koridorlarına akıtıyor.

Kendisine dayak atan öğretmeninden intikam almak isteyen bir öğrencinin öğretmenlerin çayına kattığı zehir haberi, tüm haber sitelerinde yayınlandı. Sorunun sebep ve sürecini tartışmak niyetinde değilim. Çocukların yaptıkları birkaç olayı tartışmak değil niyetim. Çocukların iç dünyaları üzerine düşünmek zorundayız.

Neden ve nasıl bu hale geldik?

Bu çocuklar niye bu hale geldi?

Anaların yüreği ne zaman “okul sıralarında” kor haline dönüşmekten kurtulacak?

Suçlu kim?

Sorun ne?

Çözüm ne?

1990’lı yılların başında “nereye gidiyoruz?” diye sormadığımız için, bugün “nereye geldik?” sorusunu sormak zorunda kaldık.

Okullarda “şiddet” başlıklı yazılar “vahşete” dönüşmeden aklımızı başımıza almak zorundayız.

Çocuklar görerek öğrenir…

Hangi davranışı nasıl kazandığımızı çoğu zaman hatırlamayız bile. Bir büyük ya da yaşlı geldiği zaman ayağa kalkıyorsunuz. Bunu nerden öğrendiğinizi hiç düşündünüz mü? Bu soru sorulduğu zaman genelde “Biz böyle gördük!” cevabını veririz. Kalın yazdığım cümleye dikkat edin “gördük!” diye bitiyor, “duyduk” diye değil. İnsanın en iyi ve kalıcı öğrenme metodu “görerek“ öğrenmektir.

Şimdi  ki  gençler,  bulundukları  yaşa  kadar  neleri görerek büyüyorlar?

Gördükleri sahnelerin hayatlarında ne kadar etkili olacağını hiç düşündük mü?

Çocukları suçlamadan önce çocuklara gösterdiğimiz fotoğrafları düşünmek zorundayız. Sosyal Medyada, televizyonlarda, ailede, sokakta, trafikte görülen şiddet olayları, önce taklit ediliyor sonra davranışa dönüşüyor.

Medyada etkili ve yetkili olan çocuklar değil ki!

Ailede şiddeti başlatan ya da uygulayan da çocuklar değil!

Sokakta ki şiddetin sebebi veya suçlusu da çocuklar değil!

Trafikte şiddette ise hiçbir suçları yok!

Tüm bunlara rağmen şiddet uygulayan veya şiddeti okula sokan çocuklara kızıyoruz. Biz büyükler çocuklara ne gösteriyoruz ki, onların uygulamalarından şikayet etmeye hakkımız olsun.

Okullarda ve çocuklarda şiddetin azalması için hepimize görev ve sorumluluk düşüyor. Her yerde ve herkeste şiddeti gören çocukları şiddetten uzak tutmak kolay olmayacak.

Unutmayın!

Çocukları düzeltmek için onlara gösterdiğimiz fotoğrafları düzeltmek zorundayız.

Çocuklar görerek öğrenir.

Bir Cevap Yazın