‘Müslüman kimdir?’ sorusuna cevap ararken, birçok tanımlama okumuşsunuzdur. Klâsik tanımların hepsi elbette doğrudur. Bazı tanımlamalar bizi daha çok etkiler. Son zamanlarda yaptığım okumalarda beni en çok etkileyen tanımlama ‘Müslüman, Allah ile yürüyen adamdır!’ tanımıdır.

Hayatın her safhasında, Allah yanındaymış gibi hareket eden, Allah ile yan yana yürüyen bir insan gibi yaşayan insana, Müslüman denildiğini vurguluyor. Bu tanımlama beni neden bu kadar etkiledi sorusunun cevabını da biliyorum aslında. İlk gençlik yıllarımızda, namaz kılan, oruç tutan, imkanı olunca Hacı olan, sakallı, çarşaflı gördüğümüz herkesi “Müslüman” olarak tanımladık.

Yaş ilerleyip hayatın farklı pencerelerini görünce, “Bu nasıl bir Müslüman! Namaz kılan bir insan bunu nasıl yapar?” gibi ifadeleri çok sık kullandık birçoğumuz. İş hayatına atılınca yaşadığımız hayal kırıklıkları, diğer tüm hayal kırıklıklarından daha fazla oldu. Dindar bildiğimiz kişi ve gruplarla çalışan birçok insan, maalesef, çok büyük hayal kırıklıkları yaşadı.

Kul hakkı, çalışanın hakkını gününde ve hak ettiği kadar ödeme, alın teri kurumadan emeğini verme gibi, kitaplarda gördüğümüz “Müslüman’ın Ticaret Ahlakı” başlığı altında konuşulan birçok değerin, kitaplarda mürekkep olma dışında, “Dindar işverenlerin” iş ahlakında yer almadığına şahit oldu bir çok insan.

                Bu yazıyı yazma fikri zihnimde dolaşırken, kulak misafiri olduğum bir konuşma, beni acı acı güldürdü sadece.

                “Ben böyle bir sahtekar hayatımda görmedim. Söylediği yalanları duysan, konuşma biçimini bilsen, şaşırıp kalırsın. Sadece bana değil, herkese aynı yalanları söylüyor. Bu adam, beş vakit namaz kılıyor. İşyerinin yanındaki caminin sürekli namaz kılan cemaatinden birisi…  Geçenlerde iyice gözümü kararttım. Kavga etme pahasına paramı alacağım düşüncesiyle işyerine gittim. Kapısında şahit olduğum manzarayı hiç unutmayacağım. Adamın yanında çalışan eski temizlikçisi bir bayan ağlayarak yalvarıyordu. “Çoluk çocuğuma ekmek alacak param kalmadı. Aylardır oyalıyorsun beni. Şu maaşımın yarısını bari ver! Paramı almadan bu kapıdan ayrılmam bugün!”

                Maaşını alamayan, buna rağmen işten çıkartılan kadının yalvarması benim içimi acıtmıştı. Adam sanki orada hiç kimse yokmuş gibi davranıyordu. Adam kadının üstüne basarak, “Çekil şuradan, ben namaza gidiyorum!” diyerek kadını ayağıyla tekmeleyerek camiye gitti.”

                Bu cümleleri abartılı bulabilirdim aslında. Ancak bende iş hayatında benzer kişi ve kişiliklerle (kişiliksiz demeliydim belki de) tanıştım.

                Bu konu hakkında konuştuğumuz bir arkadaşım, yıllardır komşusundan alamadığı parasından bahsetti. “Çok büyük bir miktar değil aslında, alacaklı olduğum para. Ancak ne zaman selamlaşsak aklıma alacaklı olduğum para geliyor. Geçenlerde araba aldı. Kimin, ev ya da araba aldığı beni ilgilendirmiyor ama, kendimi enayi yerine konulmuş gibi hissediyorum.

                Bana olan borcunu ödemiyor, ama Kurban bayramında, millete hava atmak için kocaman bir ineği kurban ediyor? Bu adamın kestiği Kurban Allah’a ulaşır mı bilmiyorum ama, kapısının önünde gördüğüm kurbanlık ineğe verdiği paranın yarısı bile etmiyor bana olan borcu.”

                Hangimizin namazı kabul?

                Her konferanstan sonra, hem dinleyicilerle hem de konferansı düzenleyenlerle muhabbet ediyorum. Bazen konferansım hakkında eleştiri ve değerlendirmeler, bazen bir sonraki konferanslar için fikir alışverişinde bulunuyoruz. Bazen de sorular soruyorlar bana. Elimden geldiğince, aklımın yettiği ölçüde sorulara cevap veriyorum. 2010 yılında 200 civarında konferans verdim. Kaç soru sorulduğunu, dinleyicilerden neler dinlediğimi hatırlamam mümkün değil. Çok önemli gördüğüm, benim için öğretici olan birçok not alıyorum ajandama. 2010 yılında bana sorulan en önemli ve düşündürücü soruyu paylaşacağım sizinle. 

                Bursa / Yenişehir Konferansından sonra, uzun yıllardır esnaf olan bir arkadaş, bana öyle bir soru sordu ki, son yıllarda bana yöneltilen en güzel, en anlamlı, en düşündürücü soru bu oldu.

                “İşyerimin yanındaki camiye namaza gittim. Öğlen namazının sünnetini kıldıktan sonra, sağıma selam verdim ve sağımda duran adamı görünce içimden “Bu adamın bana 300 TL borcu var! Ancak 3 yıldır İşyerime uğramıyor bile!” diye geçirdim.

                Soluma selam verdim. Solumda namaz kılan arkadaşın bana 200 TL borcu var, aylardır cep telefonuma bile cevap vermiyor.

                Şimdi sorum şu hocam! Sağımda namaz kılan adamın namazı kabul oldu mu? Solumda namaz kılanın namazı kabul oldu mu?  Benim namazım kabul oldu mu?”

Yazıya “Müslüman Allah ile yürüyen adamdır!” tanımıyla başladım. Bitirirken hepimizin üzerine düşünmesi gereken sorularla bitireceğim.

                Namazını Allah ile kıldığı halde, ticaretini şeytan ile yapan insanlara, Müslüman denir mi?

                Orucunu Allah ile tuttuğu halde, para ile ilişkisinde, şeytanın sözünden çıkmayana, Müslüman denir mi?

                Hacı olmak için Kabe’yi ziyaret ettiği halde, komşu ve akrabalarıyla hiç ilgilenmeyen, hiçbir yetimin başını okşamayan bir insan, İslam ile ilişkisini yeniden sorgulamalı.

                Bu soruların cevaplarını ben verecek değilim elbette. Her gün namaz kılarken okuduğumuz, Maun suresinde ki “Vay o namaz kılanların haline!” ayeti üzerine düşünmemiz gerekmez mi?

Bir Cevap Yazın