‘Senden nefret ediyorum! Seni hiç sevmiyorum!” sözlerini duymak herkese ağır gelir. Ãzellikle bu sözü işiten bir anne iseniz. Daha da kötüsü bu sözleri size söyleyen kişi öz evladınız olursa.
Altı yıllık meslek hayatımda birçok sıkıntı dinledim. Aile içi sorunlara şahit oldum. Eşler arasındaki sıkıntılar, anne ile kızı arasındaki anlaşmazlıklar, baba ile oğul arasındaki tartışmalar, ders çalışmayan çocuklarla ilgili problemler. Birçok aile benzeri problemler yaşıyordu.
Bu sefer odama görüşmek için gelen genç annenin, daha konuşmaya başlamadan gözlerinde nem vardı. Ya yeni ağlamış, ya da- ağlamaya hazır halde galiba diye düşünürken, sürekli ağladığını, gözlerinde sürekli nem olduğunu görüşmemizin sonunda öğrendim.
Çocuğunun ders çalışmadığından, ya da eşiyle aralarındaki problemlerden çocuğunun çok etkilendiğinden bahsetmesini beklerken, genç kadın ‘Oğlumla aramızda duvarlar var hocam!” diye başladı.
Anlatırken sesi titriyor, gözleri dalıyordu sürekli.
Oğlu dünyaya yeni geldiğinde ‘kredi kartı” borçları yüzünden çocuğunu anneannesine vermişler. Uzun yıllar anneanne de kalan çocuğu iki yaşlarında yanına alan anne, tekrar para kazanıp çalışmak isteyince çocuğu tekrar anneanneye teslim etmişler. Anneanne şehir dışında olduğu için genç kadın bazen ayda bir, bazen iki ayda bir çocuğunun yanına gidebiliyormuş.- -
Ekonomik sıkıntı yaşamamak için, oğlu ilköğretim okulunun dördüncü sınıfına geçinceye kadar, anneanne de kalmış. Sonra da oğlunu yanına almış anne. Ne olduysa ondan sonra olmuş. Annesinin hiçbir sözünü dinlemeyen çocuk, hep onun inadına iş yapmaya başlamış. Annesi ne söylediyse tersini yapıyormuş adeta. Okul derslerine çalışmayan, ev içinde rahat durmayan çocuk, annesinin yüzüne karşı nefretini haykırmaya başlamış.
‘Seni sevmiyorum anne! Senden nefret ediyorum!” cümlelerini ilk duyduğunda anne, üzülmüş olsa bile anlık bir öfkeyle söylenen sözler olarak değerlendirmiş. Ancak her geçen gün aralarında ki duvar kalınlaşmış. Çocuk annesine her fırsatta ‘nefretini” dile getirir olmuş.
‘Oğlum bana beni sevmediğini söylüyor hocam!” derken gözlerinden akan yaşı silmeye çalışıyordu genç anne.
‘Keşke evimize borç yüzünden haciz gelseydi, eşyalarımızı alsaydılar da ben oğlumdan bu sözleri duymasaydım hocam!” derken ki yüz halini görmenizi isterdim.
Yıllarca annesiz kalan çocuk, annesini evlatsız bırakarak intikam mı almaya çalışıyor? Yıllarca anne sevgisinden mahrum büyüyen çocuk, annesini evlat sevgisinden mahrum bırakarak intikam mı almaya çalışıyor? -
Sorulara cevap vermek için değil, acıların fotoğrafını göstermek için soruyorum bu soruları. Cevabını herkes biliyor zaten.
Anne çalışmasın mı? Bu soruyu tartışmak gibi bir niyetim hiç yok. Sadece ‘anneliği” ihmal eden çalışma hayatının yıktığı köprüleri göstermek istedim.
- - -
Köprü yıkılırken herkes acı çekiyor. Anne de evlatta. Sevgi köprüsü yıkılmışsa başka köprüler ulaştıramaz insanı insana. Ana oğul da olsa
Bu olayı bir arkadaşıma anlattığımda bana daha acı bir olay anlattı.
İşe giderken çocuklar sokağa çıkmasın diye onları sürekli eve kilitleyen bir annenin yaşadığı acı bu. Sürekli evde yalnız kalan kızı soğuktan hasta olmuş. O küçük kız çocuğunu hasta eden soğuk muydu, yalnızlık mıydı, annesizlik miydi bilmiyorum. Ancak hastalığı o kadar ilerlemiş ki kızın, yataktan bir daha kalkamamış.
Ãlüm döşeğinde annesine son sözleri, ‘Beni bu hale sen getirdin” olmuş. Hatta birde hakaret etmiş annesine.
Ãlmeden önceki son sözler bunlar. Altı yaşında, ölüm döşeğindeki son sözlerini çok düşündüm küçük kızın. O son sözler bana sadece yüreğindeki ateşin, yalnızlığın, mutsuzluğun, annesizliğin büyüklüğünü gösterdi.
Anne mi? Onun acıları da büyük elbette. Yıllarca bu sözleri unutamayan anne, hep içinde bu acıyla yaşamış. Sonunda felç olmuş.
Kredi kartının borçlarını öder, para da kazanırsınız. Ancak ne kaybolan sevgi, ne de giden can geri geliyor. -
Kredi kartları sevgiyi satın alabilir mi?
NOT: Okul, kolej, dershane, belediye, parti veya vakıflar adına seminer veya konferans vermek isteyen bazı okuyucularım bana mail atıyorlar. Fırsatım oldukça konferanslara gidiyorum. Seminer talepleriniz için bana mail yoluyla veya 0505-582 28 53 no’lu telefondan ulaşabilirsiniz. -
Sait ÇAMLICA
Eğitimci – Yazar- www.saitcamlica.com- -
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Çarşamba, 02 Mayıs 2007, 07:29 tarihinde Yayınlanmış Yazılarım kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
“Dindar bir insan yetiştirmek!” denilince, her yerde aynı klasik süreç takip ediliyor. “Allah bir!” demeye alıştırılır çocuklar. Sonra Kur’an alfabesi öğretilir. Namaz sureleri, Yasin, Tebareke ve Amme cüzleri ezberletilir. Özellikle Hafız olmasını sağlayabilmişse aile, en büyük başarı elde etmiş olmanın mutluluğunu yaşar. ..
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....














Sanırım bu sorunun en güzel cevabını aşağıdaki yazı veriyor (Sitenizden alıntıladım izninizle).
Burada çalışmanın amacı önemli sanırım. İyi koşullarda mı yaşamak istiyorsunuz? Kendi eviniz olsun mu istiyorsunuz? Ya da ayağınızı yerden kesecek bir araba? Bunların cevabını Gülay Hanım yazısında vermiş. Yoksa çocuğunuz için iyi bir eğitim mi istiyorsunuz? Sanırım burada en geçerli şık sonuncusu. şöyle bir alternatif de mümkün, işverenler kadına verecekleri maaşı da erkeğe verseler:) Zaten bayanların iş ortamında yaptıkları; dedikodu, alışveriş, çocuk, eş, dizi muhabbetinden başka ne ki(!)…
Selam ve dua ile…
DÃNYA, DURAKTIR
şubat 16th, 2007 at 9:12 pm (Dini Hikayeler ve Yazılar)
Siz hiç hayatınızda otobüs terminalinde bekleyen bir insanın oturmak için çarşıdan gidip koltuk aldığını gördünüz mü? Otobüsünü beklediği o üç beş dakika zarfında rahat edeceğim, -güzel giyinip, güzel yiyip, güzel vakit geçireceğim’ diye çırpındığına şahit oldunuz mu?
Sadece kulağı seste gözü saatte olarak otobüsün gelmesini bekler.
Ya bizler? Bekleme salonu olan dünyada neden bu kadar rahat yaşama, lüks eşyalar alma derdindeyiz? Ecel otobüsü genç ihtiyar fark etmeden her an gelip bizi almayacak mı?
Peki giderken kristallerimizi, pırlantalarımızı, ipek halılarımızı alıp gitmemize müsaade edecek mi? Sabancı ve Koç yanında kaç tane araba götürdü?
Ãyleyse :’Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı taktirde fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”
GÃLAY ATASOY
Çocuğumu “maddi anlamda rahat yaşatacağım, ona bir gelecek sağlayacağım derken” ruhunu aç bırakmak…