“Yıllarca öğrencilerime, “Dürüst olun, namuslu olun… Para kaybedin, ancak şerefinizi kaybetmeyin!” diye nasihat ettim… Keşke “Çalın, çırpın, kandırın, kısa yoldan zengin olun!” diye nasihat etseydim.”

                Bu sözler emekli bir öğretmene ait. Emekli olduktan sonra, aldığı ikramiye ile ticarete atılmış. Alacaklarını tahsil edemeyen, verilen sözlerde durulmadığından, birçok sıkıntı yaşayan emekli öğretmen, aldığı ikramiyeyi ticaret hayatında kaybetmiş.

                Sonra da ticari hayatta edindiği tecrübeyi (!) çevresiyle “Keşke ‘dürüst olun’ diye nasihatlerde bulunmasaydım”, diye paylaşmaya başlamış.

                Bir öğrencimin işyerinde çay içerken, öğrencim zenginlerin alışveriş yaptığı mağazalardaki ücretlerden bahsediyordu. “Öyle markalar var ki Hocam, isimlerini bile duymamışsınızdır. Bizim bir yılda kazandığımız parayı adamlar bir gece de harcıyorlar. Benim bir yıl boyunca aileme aldığım kıyafetlere ödediğim bedeli onlar, tek bir ceket alırken veriyorlar” demişti.

                Öğrencim konuşurken içimden, “Acaba kefenlerini kaç paraya alacaklar?” diye geçirdim.

                Polis memuru bir arkadaşım, rüşvet almamak için gösterdiği direniş yüzünden, yaşadığı sıkıntıları anlatmıştı. Sonunda, tayin isteyerek kendisini, haram lokma yemekten korumayı başardığını biliyorum.

                Bunu, yaşamayan bilemez. Düşünsenize, öyle bir ortamda çalışıyorsunuz ki, etrafınızdaki herkes gayri meşru yollardan para kazanıyor. Rüşvet alıyor, ihale komisyonu almak için kırk takla atıyor. Arkadaşlarınız, maaşları dışında elde ettikleri bu paralarla ev ve araba alıyorlar. Siz ise, sadece aldığınız maaşla ay başını getirmeye gayret ediyorsunuz. Haram lokma yemiyor, evlatlarınıza haram lokma yedirmiyorsunuz. Ne kadar direnebilirsiniz?

                Yokluk mertliği bozar mı?

                Gayrı meşru işlerle uğraşan bir arkadaşımı ne kadar uyardıysam bir türlü vazgeçiremedik. “Senin aldığın maaşla binlerce insan evini geçindiriyor! Bu işlere bulaşarak hem kendi geleceğini hem ailenin ve çocuklarının geleceğini riske atıyorsun. Eninde sonunda yakalanacaksın. Yazık etme kendine!” diye nasihat etmemize rağmen, vazgeçiremedik.

                Kendisini, “Yokluk mertliği bozuyor!” diye savunmaktan vazgeçmedi. Aslında meselenin yokluk değil, açlık (doyumsuzluk) olduğunu biliyorduk. Ancak arkadaşımızı maalesef ikna edemedik. 

                “Kendi düşen ağlamaz!” demekten başka bir çaremiz kalmadı.

                Alemin enayisi ben miyim?

                Son yıllarda, bir çok arkadaşımla bu ve benzeri konular konuşmak zorunda kalıyoruz bir araya gelince.

                Herkesin dürüst olduğu bir ortamda dürüst olmak marifet değil. Marifet, bir çoğunun çalarak, çırparak, ihale komisyonları alarak zengin olduğu bir ortamda, “Haram lokma yemem!” diyecek kadar dürüst olmaktır.

                “Alemin enayisi ben miyim?” düşüncesi, insanı uçurumdan aşağı yuvarlar. Zaten “Alemin enayisi ben miyim?” cümlesi, kırılma noktasını oluşturuyor. O güne kadar, “Benim şerefim, namusum, karakterim paradan çok daha önemlidir” diyen bir insan, çevresindekilerin yanlışlarından, yanlış yaklaşımlarından etkilenmeye başlarsa, “enayilikten!” vazgeçiyor.

                Her şeyin bir bedeli vardır. Dürüst olmanın, haram lokma yememenin de bedeli “alemin enayisi” olarak algılanmaksa, bu bedel ödenmeye değer.

                Çünkü, kefenin cebi yok!  

Bir Cevap Yazın