Diyanet İşleri Başkanlığı her yıl 1-7 Ekim tarihleri arasında ‘Camiler ve Din Görevlileri’ haftasını kutluyor. Her yıl yeni bir konu başlığı seçilerek, din görevlileri ve cami cemaatine anlatılıyor. Bu yıl ‘Cami, Kadın ve Aile’ konusu seçilmiş. Türkiye’nin her yerinde Müftülüklerin organizasyonu ile programlar yapılıyor. Özet olarak, kadınların yeniden camiye kazandırılması gerektiği, caminin sadece erkekler için bir ibadet yeri olmadığı anlatılmaya çalışılıyor.

                Namusun cinsiyeti mi var?

                Ataerkil olmaya karşı birçok ayet ve hadisin varlığına rağmen, halen ‘namus ve ahlâk’ denilince aklımıza kadınlar geliyorsa, ortada çok ciddi bir problem var demektir.

                Çünkü namus, bir cinsiyet meselesi değil, şahsiyet meselesidir. Aynı hatayı, ‘ataerkil baskıyı’ kadın ve cami konusunda da yaşıyoruz. ‘Namus kadın meselesi, cami erkek yeri’ algısı, Kur’an’ın inşa ettiği bir aklın algısı değildir.

                Kadın, Cami ve İbadet

                Kul olmanın, ibadet etmenin cinsiyeti yok iken, ibadethanelerimiz olan camilerin ‘erkek’ ibadethanesi gibi inşa edilip kullanılıyor olması, size de garip gelmiyor mu?

Sadece Ramazan ayında Teravih namazı için kadınlara yer ayırdık. ‘Kadınlar camiye sadece teravih namazında gelebilirler’ anlamında bir ayet / hadis varmış gibi bir uygulamayı gelenek haline getirdik. 

                Allah, kendi evi sayılan Beytullah’a (kâbe) kadını kabul ediyor. Peygamberimiz Mescid-i Nebevi’ye kadınları kabul ediyor, ancak biz ‘fitne’ diyerek kadını, Beytullah’ın şubeleri olan camilerden uzaklaştırdık. Sanki erkekler melek, kadınlar fitne!

                Peygamberimiz, ‘Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescitlerinden alıkoymayın’ dediği halde, falanca alim ‘Fitne zamanıdır. Kadını camiye getirmeyin’ dedi diye biz, Alim’in sözünü Peygamberimizin sözünden daha çok dinledik.

                Kadını camilerden uzaklaştırmayı öylesine benimsemişiz ki, cami inşa edilirken, birçok yerde kadın abdest alma yeri bile yapılmıyor.

                İlim ve kadın

                ‘Neden bayan müfessirlerimiz yok?’ sorusunu hep sorarım. Bu konularda bayanlar çalışma yapmadığı sürece, ‘erkek yorumlarına’ mahkum kalacaklar. En çok Hadis rivayet eden kişiler arasında, Hz. Ayşe’nin olduğunu herkes biliyor. Yani, Alimlerin en çok müracaat ettiği kişilerden birisi bir kadındır. Buna rağmen, yani Peygamber terbiyesinden geçmiş bir kadının ilme katkısı bilinmesine rağmen biz, ‘erkek yorumu’ ağırlıklı ataerkil bir din algısıyla yaşıyoruz.

                Cami ve Kadın merkezli bir yazı yayınlayan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ, yazının bir yerinde, kadının camiden uzaklaşmasının ilimden uzaklaşmasına da sebep olduğunu yazıyor.

                Kadınlar Mescid-i Nebevi’de hem ilim halkalarında yer almışlar hem de vakit namazlarına, Cuma ve bayram namazlarına katılmışlardır. Hatta kadınların camiye, namaza çocuklarıyla birlikte geldikleri, çocuk ağlaması işitince de sevgili Peygamberimizin (sas) namazı kısa tuttuğu hepimizin malumudur. Rahmet Elçisi (sas), mescidinden ne çocukları ne de anneleri uzak tutmuştur. Asr-ı saadette durum bu iken zaman içerisinde kadınlar ne yazık ki camiden ve cemaatten farklı gerekçelerle uzaklaştırılmışlardır.

                Aslında kadınları camiden ve cemaatten uzaklaştırmak, onları ilim ve irfan meclisinden, toplumsal hayattan da uzaklaştırmaktır. Kadınları camiden ve cemaatten uzak tutmak, aileyi cehaletin kucağına, hurafe ve batıl inanışların kör kuyusuna terk etmektir. Çocukları ve gelecek nesilleri edepten, âdaptan, sohbetten, terbiyeden, sevgiden, bilgiden, birlikten, ibadetten, saftan, huzurdan, maneviyattan mahrum etmektir.”

                Cami annesiz!

                Kadına ‘fitne’ diyerek camiden uzaklaştırdık. Kadının, annenin olmadığı bir yeri çocuklara sevdirmeye çalıştık. Annesinin, sadece ramazan ayında uğradığı bir yer olarak bildi çocuklar camileri. Annesi gitmeyince, cami cemaati çocukları idare edemeyince, sürekli susturulmak için fırça yediği camiden uzaklaştı çocuklar.

                Huzur mekanı!

                Cuma namazlarını ben çok severim. Mahallenizde yaşayan herkesi bir arada görürsünüz. Merkezi camilerin etrafındaki çay ocaklarında, cuma namazı çıkışı karşılaşıp kucaklaşacağınız dostlarınız olur genelde. Cuma namazı, birlikte ‘bir’ olduğumuzu, Allah katında ‘eşit’ olduğumuzu hatırlatır.

                Bir de caminin insana yaşattığı bir huzur vardır. Canınız sıkılınca, içiniz daralınca gidip camide ‘huzur’ ararsınız. Ben camilerin ‘terapi’ görevinin farkında olmadığımızı düşünürüm.

                Ölçülebilir bir şey olmadığı için ispat etmek veya rakamlar vermek zordur ancak, camiler birçok psikolojik patlamalarımıza engel oluyor. Farkında olmasak bile, camiye gitmek, cemaat olmak, toplum içinde bulunmak, ‘içimizi şişirerek patlamamıza sebep olacak’ sıkıntılarımızı azaltıyor.

                Cami’de birlikte olmanın huzuru ve terapisinden kadınları mahrum bıraktık. Sosyal hayatın içinde aktif olmayan kadın, caminin huzur verici ikliminden de mahrum kalınca, iç dünyasına veya ailesine patladı. İnsan sosyal hayata muhtaç bir varlıktır.

                Gidecek, konuşacak, dertleşecek farklı dünyalara, cami vasıtasıyla ulaşmasına engel olduğumuz kadınların, evlilik programları ile nasıl oyalandığından hep şikâyetçi olduk. ‘Alternatifini üretemediğiniz şeyi yok edemezsiniz’ kuralı işlemeye devam ediyor.

                Ya kadınları Allah’ın evine almaya başlayacağız veya ‘Evlilik Programları’ndan başını kaldırmayan kadınlardan şikâyetçi olmayacağız. Allah’ın mabedini kapattığımız kadınların, medya mabedinin başından, sadece reklam arası namaz kılmak için kalkıyor olmasından şikâyet etmeyeceğiz.

                Cami ve sosyal barış

                Camilerin sosyal barışı sağlama konusundaki fonksiyonu, ölçülebilir olmasa bile, göz ardı edilmemeli. Mahallesinde kavga ettiği, yıllardır mesafeli durduğu kişilerle, omuz omuza secdeye inen insanın, öfkesi ve intikam duygusu azalıyor. İçinde büyüyen intikam duygusu, omuz omuza secdeye inerken ‘din kardeşliği’ hakikatini kalbinde yeşertiyor.

                Malcolm X, Hac ziyaretinden önce, İslam’ın sadece ‘ezilen zenci halkına’ hitap eden bir din olduğuna inanırmış. Hac esnasında, farklı dil, farklı ırk, farklı renk insanlarla birlikte, yan yana tavaf edip, omuz omuza secdeye kapanınca, din kardeşliğinin nasıl bir şey olduğu daha iyi anlamış.

                Kâbe’yi ziyaret edip orada ibadet eden herkes bu duyguyu yaşıyor. kâbe’nin şubeleri olan cami ve mescitlerimizde, bu duyguları her hafta Cuma namazında ve fırsat buldukça vakit namazlarında, kadınların da yaşamasını sağlamak, camilerin inşasında ve ihyasında görev alan herkesin sorumluluğundadır.

                Allah evine kabul ediyorsa kadınları, Efendimiz Mescidi Nebevisinde kadınlara özel yer ayırıp onların da ‘mescit eğitimi ve terbiyesinden’ geçmesine katkı sağlıyorsa, bize laf değil iş düşer.

                Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yolda açtığı kapının, İslam coğrafyasına örnek olup, hayırlar getirmesini temenni edip, emeği geçenlere teşekkür etmeli.

Bir Cevap Yazın