“Korkunç sancılarla bedeninden kopan şeyi kucağına aldı.
Saracak sarılacak ne varsa onunla sardı.
Korudu kolladı, öptü kokladı.
Böyle tanıdı anneliği Havva, Âdem anneliğin ismini böyle hatırladı.
Bastırdı göğsüne yavrusunu annelerin ilki. Saçlarının kuytusuna gömdü cennet kokulusunu.
Göğsünden ilk sütü emdiği an, öyle yükseldi ki ruhu Havva’nın, başı arş-ı Rahmân’a vardı.
Cennetten sürgün edilmiş kadının, cennet şimdi ayaklarının altındaydı”; Lâ.
Oysa bu dünyanın;
Sütün kıvamıyla, ateşin tavıyla, taşın kimyasıyla oynayıp, yanması gereken ocağın önünü, akması gereken suyun yolunu kesenleri de Havva’nın çocukları.
Kanadı kırık kuşa taş bağlayanları, tatlı bakışlı atı tam da yelelerinden tutuşturanları.
Yılanın dişine, yunusun gözyaşına, fokun başına, leoparın sırtına ne geldiyse onların hırsı; dağları kazıyıp taşa kafa tutanları, dünya bir benimdir sananları.
Gözü bir türlü doymayanları. Doydukça doymazlaşanları.
Doymadıkça insan etine acıkanları, kanmadıkça insan kanına susayanları.
İnsanın doymazlığının farkına varalı beri masumların gözyaşında, terinde, kanında efkâr dağıtanları. Şiddet turizmi, işkence sektörü, kötülük piyasası; mezarları açık dururken bile hiç ölmeyeceğim sananları.
Erdem adına erdemsizliği yargılarken, kendileri yargıladıklarından bile daha erdemsiz olanları, haya adına nutuk çeken haya korsanları.
Bildiğim bilmediğimden daha az, bütün şehirlerin arka sokakları, saklı çehreleri, gecelik yüzleri, “underground”ları, teşkilâtlı kanalizasyonları.
Köprü altında yatanları horlayan köprü altı tüccarları, “selpak” satan çocukların kapalı kapılarının kapıcıları. “Tiner koklamaya yarardır” siyah “poşet”lerin afili tasarımcıları.
Güneşli günde silecek önüne düşen kırmızı gül demetleri. Kaldırım metaları ve onların, simsarlarından daha masum olmayan kınayıcıları, kınarken kendi güzelliğinin muhabbet tellâlları.
Kulakları, gözleri, kalpleri kurşunla mühürlü, ağzı oldukça konuşup kalemi oldukça yazanları, boş, boş, bomboş konuşanları, kırık plakları. Bilinmeyene ad koymada üstüne olmayanları, dil bozanları, isim unutturanları.
Korundukları neyse hepsini de kendi üretenleri.
Panzehiri satmak için zehri, aşıyı satmak için virüsü, suçu satmak için sarhoşluğu, katili satmak için suçu pazarlayanları.
Silâh satmak için savaşı, ilâç satmak için kanseri kışkırtanları. Silâh tacirleri, savaş tanrıları. Makineli. Muhrip. Atom bombası. Yetmez. Kitle imha silâhları.
Kimse etmedi insanın insana ettiğini. Bir değil -üç değil -beş değil, bütün ateşleri söndürebilecekken elinden geleni ardına koyanları.
Merhametten ve insanlıktan yana ne varsa modern çağ el-veda’ları.
Hepsi de hepsi de Havva’nın çocukları.
Şimdi söyleyin bana, “He’nin iki gözü iki çeşme”,
Havva’nın anneler günü kutlu olsun mu?
Nazan BEKİROĞLU
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Pazar, 09 Mayıs 2010, 20:18 tarihinde Genel kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
“Dindar bir insan yetiştirmek!” denilince, her yerde aynı klasik süreç takip ediliyor. “Allah bir!” demeye alıştırılır çocuklar. Sonra Kur’an alfabesi öğretilir. Namaz sureleri, Yasin, Tebareke ve Amme cüzleri ezberletilir. Özellikle Hafız olmasını sağlayabilmişse aile, en büyük başarı elde etmiş olmanın mutluluğunu yaşar. ..
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....













