‘Bu meseleleri has dair içerisinde konuşurdu eskiden Alimlerimiz’ cümlesiyle, Kuran ve Din merkezli tartışmaları eleştiren, genelde iyi niyetli büyüklerimiz var. İyi niyetli olduklarından şüphem yok ancak gerçekçi bir yaklaşım değil bu yaklaşım.

Dini hangi kaynaklardan öğrendik?

Bu sorunun cevabını verirken çok eskilere gitmeye niyetim yok. 1960’lı ve 1970’li yıllarda doğmuş ve önemli bir kısmı halen yaşayan nesil ve bu nesli yetiştiren büyükleri üzerinden cevap vermeye çalışacağım. Kendi yaşadığım süreci merkeze koyarak analiz yaparsam, daha az hata yapmış olurum.

Benim dedem 1926 doğumluydu. 1936 yılında, ilkokul üçüncü sınıf öğrencisiyken, Cuma namazına gittiği için öğretmeninden şamar yemiş ve okulu o yıl bırakmış. Namazından niyazında samimi bir Müslüman olarak hayatını yaşadı ve 2007 yılında rahmetli oldu. Dini bilgisi nerdeyse sadece Kuran’ı yüzüne okumayı bilmek ve 32 Farz olarak ezberlediği temel dini bilgilerden ibaretti. Bunlar dışında kendi büyüklerinden dinlediği birçok menkıbeyi bize anlatırdı.

Bu neslin kendi çocuklarından tek isteği, okuyup adam olmalarıydı. 1947 doğumlu olan Babam ve yaşıtları için okumak, köyden İstanbul’a gelip bir Kuran kursunda birkaç yıl okuyabilmek veya İmam Hatip Lisesini bitirebilmekten ibaretti. O dönem İmam Hatip Ortaokulunu bitirenler Diyanet İşleri Başkanlığında görev alabildiği için, maddi sıkıntıları olanlar Ortaokul sonrası devlet memuru olma fırsatını kovalamışlar. Dini bilgileri, Kuran kursunda yüzüne Kuran okumayı öğrenmek, temel dini bilgileri ezberlemek, medrese usulü ders almışsalar, emsile, bina, avamil gibi Arapça gramer kurallarını yarım yamalak ezberlemek, Tecvid kuralları için Karabaş Tecvidinin Osmanlıcasını ezberlemek ve Mızraklı İlmihalinden temel ilmihal bilgilerini öğrenmekten ibaretti. Köye döndüklerinde güzel Kuran okuyabiliyor ve köylüye namaz kıldırıp hutbe okuyabiliyorsalar ‘Hoca’ olarak tanınıyorlardı.  O dönemde piyasada dini kitap bulmak veya dini tartışmalara şahit olmak nerdeyse imkansızdı.

Onlarda kendi çocuklarını İmam Hatip Liselerine gönderdiler. Ben 1993 yılında Tokat / Turhal İmam Hatip Lisesinden mezun oldum. Mezun oluncaya kadar dini bilgimiz, okul sıralarında hocalarımızın bize anlattığı çerçevedeydi. Ortaokul yaşlarımda Babam bana, medreselerde ezberletilen Arapça gramer kurallarının bir kısmını ve Karabaş Tecvidini ezberletti. Yüzüne Kuran okumak ve temel ezberleri yapmak dışında dini bilgimiz fazla olmadığı gibi dini tartışmalara da şahit olmadık.

Bizim için dinin kaynağı evde babamız, İmam Hatip Lisesindeki hocamız, Mahallede imamdan ibaretti. Bunlar arasındaki küçük fikir farklılıkları bize pek yansımazdı. Bunlar dışında dini bilgi kaynağımız, yaşadığımız şehirde hangi dernek veya cemaat aktif ise, o ekibin sohbetlerinde öğrendiklerimizden ibaretti. Her grup kendi müntesipleri için konferanslar düzenlerdi. Lise yıllarımda bizim ilçede konuşma yapmaya gelmiş olanlar, hatırladığım kadarıyla şu isimlerdi: Abdurrahman Dilipak, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, Esat Coşan, Mahmut Ustaosmanoğlu, İhsan Süreyya Sırma, Hekimoğlu İsmail. Bu isimlerin o konferanslarda neler anlattığını soranız, nerdeyse hiçbir şey hatırlamıyorum.

1980’li yıllarda teyp kasetleriyle tebliğ faaliyetleri meşhur oldu. Vaaz kasetleri her yerde satılıyor, her grup kendi hocasının kasetlerini çoğaltıp herkese dinletmeye çalışıyordu. Aynı dönemde video kasetleriyle görüntülü sohbetler, siyasi konuşmalar çoğaltılıp, evlerde veya vakıflarda gençlere dinletiliyordu.

Bu dönemlerde, dini yorumlardaki tartışmalar, Anadolu’ya çok fazla yansımıyordu. Belli dönemlerde yaşanan kırılmalar dışında, herkesin dahil olduğu tartışmalar pek olmazdı. Bizim lise yıllarımız Esat Coşan’ın rahmetli Necmettin Erbakan hoca aleyhinde yaptığı konuşmaların çalkantısı arasında geçti. Bu tartışma Milli Gençlik Vakfındaki yaşıtlarımız arasında çok ciddiye alınmamış olsa bile, bizim büyüklerimiz bir müddet bu tartışmada aktif oldu.

Tartışmalı Konuların Tarihi

Son yıllarda tartışılan birçok konunun tarihi, nerdeyse İslam tarihi kadar eskidir. Hz. Osman döneminde alevlenen tartışmalar, konuları ve ağırlıkları farklılaşmış olsa bile, Emeviler ve Abbasiler döneminde de devam etti. Selçuklu döneminde ve Osmanlı tarihinde yaşanan tartışmalar, bazen fikir farklılığından bazen iktidar kavgasından olsa bile sürekli devam etti. Osmanlı’nın son yılları ve Cumhuriyetin ilk yıllarında da benzer tartışmalar yaşandı. Tartışılan konuların çoğu eski. Yeni olan şey, bu tartışmaların sadece ilmiye sınıfı arasında değil, herkesin gözü önünde yaşanıyor olmasıdır.

Daire Genişledi

Bugün öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanlık tarihinde ilk defa herkes her hocanın ne zaman ne söylediğini elindeki telefon ile dinleyebiliyor. Kimin ne zaman ne yazdığını peş peşe okuyabiliyor. Böyle bir dönem, insanlık tarihinde ilk defa yaşanıyor. ‘Tartışmalı konuları has daire içerisinde konuşalım’ diyenlerin anlamadığı nokta tam burası. Artık has daire diye bir şey yok ve bir daha olmayacak.

‘Dinin tartışmalı konularını gençlerden ve alt tabakadan saklayalım. Onlar namaz, oruç, hac ve zekat arasında bir din yaşasın’ demenin çağı bitti. Böyle bir çağ, insanlık ve İslam tarihinde ilk defa yaşanıyor. Herkes buna alışmalı ve bu çağa göre yazıp konuşma üslubuna kafa yormalı. Bu sürecin bizi nereye götüreceğini hep beraber yaşayarak göreceğiz. Tekfir etmedikten sonra bu tartışmaların hayırlı kapıları açacağına inananlardanım.

‘Tartışmalar yüzünden kafamız karışıyor’ diyen gençlere, İsmet Özel’in ‘Kafa karışıklığı iyidir. Kafanızın farkına varırsınız’ sözünü hatırlatıyorum. Karışık ve arayış içerisinde olan kafa, teslim olmuş kafalardan daha iyidir. Bir lise öğrencisi yaşadığı tartışmalardan sinirlerinin gerildiğini söyleyince ‘Keşke bende lise yıllarında bu tartışmaları yaşasaydım’ dedim. Tartışmalar ve farklılıklar arasında büyümek, büyük bir zenginliktir. Herkesin aynı düşündüğü ortamda hiç kimse düşünmüyor demektir. 

Hocalar Alışmalı

Bana sorarsanız bu süreçte hocaların işi gençlerden daha zor. Sosyal medya çağında yazı yazmaya, konuşma yapmaya ve gelen tepkileri görmeye alışık değiller. En azından yeni yeni alışmaya başladılar. Yirmi yıl önce bir hoca kürsüden konuşur ve inişte elini öptürürdü veya tebrikleri dinlerdi. Zaten kendisini dinlemeye gelenlerin çoğu zihnen kendisine teslim olmuş kişilerdi veya soru soracak kadar konuya hakim değildiler. Hiç kimse soru sormaz hiç kimse eleştirmez hiç kimse farklı bir fikir beyan etmezdi. Sosyal Medyanın olmadığı bir çağda, tabiri caizse, körler sağırlar birbirini ağırlardı.

Yeni nesil, dinini sadece evdeki büyüklerinden, okuldaki öğretmeninden, mahallesindeki imamdan, kendisine okutulan kitaplardan veya gittiği sohbet grubundan öğrenmiyor. Evine geldiği zaman başka hocaların yazılarını ve videolarını da dinliyor. Zihnen kendisini kapatmadığı ve aklını kimseye tam olarak teslim etmediği için halen düşünebiliyor. Düşündüğü için soru sorup sorgulayabiliyor.      

Has daire içerisinde konuşmaya ve yazmaya alışmış olan hocalarımız, herkesin dairenin içinde olduğu döneme ayak uydurması gerekiyor.

Bir Cevap Yazın