Seyyar bir şemsiye tamircisi, yol kenarında küçük bir kutu üzerine oturmuş, şemsiye tamir ediyordu. Tamirci, tamir edilecek yerleri dikkatle ölçüyor, yamayı itina ile yerleştiriyor, telleri tek tek deneyerek güçlendiriyordu. Adamı hayranlıkla seyreden bir genç yanına yaklaştı: “İşinizi  çok dikkatli yapıyorsunuz” dedi.

                Şemsiye tamircisi elindeki işi bırakmadan, “Evet, ben, her zaman işimi iyi yapmaya çalışırım” diye cevap verdi.

                Genç ile şemsiye ustası arasında şöyle bir konuşma geçer;

                Genç: Müşterileriniz, işinizi iyi veya kötü yaptığınızı ancak siz gittikten sonra anlayacaklar.

                Tamirci:  Evet, haklısınız.

                Genç: Bu tarafa tekrar mı geleceksiniz?

                Tamirci: Hayır.

                Genç: Şu an yağmur yağmıyor. İşiniz için o kadar özenmeseniz de, kimse işinizi iyi yapmadığınızı anlamayacak. Neden bu kadar özeniyorsunuz?

                Tamirci: Her şeyden önce ben bu işi sadece şemsiye sahibi için değil, kendim için yapıyorum. Mideme indirdiğim her lokmayı bu işe borçluyum. Başkasından önce, kendime olan saygımı kaybetmek istemiyorum.

Ayrıca, benden sonra buradan geçecek tamircinin işi kolaylaşacak. Ben, eğer kötü malzeme kullanır, işimi baştan savma yaparsam, halk bunu er geç anlayacak ve ondan sonra buradan geçen tamirciye kimse iş vermeyecek.

                Yağmur duasına çıkan bir medeniyetin çocuklarıyız. Ancak öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, birçok insan, yağmur yağmasın diye dua eder oldu. Rahmet getiren yağmurlar felaket getirmeye başladı. Yağmur yağınca evinde, işyerinde nöbet tutmak zorunda kalanlar olduğu gibi, yöneticiler de diken üstünde oturuyor.

                “Gerçek kaptan, denizde fırtına çıkınca belli olur. Sakin limanlarda herkes kaptanlık yapar, dümende oturur!” sözünü çok severim. Zor günler, adam tanıma günleridir.

                Yağmur damlaları, rahmet değil, felaket getiriyor maalesef.

                İşim gereği Anadolu’nun birçok şehrini geziyorum. Kişisel merakım olduğu için, her şehrin yerleşimini, şehir merkezlerini, asfalt çalışmalarını, belediye hizmetlerini gözlemlemeye çalışırım. O şehirlerde yaşayan insanlardan bilgi almaya çalışırım. Belediye hizmetleri olarak çok güzel ve orijinal çalışmalar yapılmış yerler gördüğüm kadar, neredeyse hiçbir şey yapılmamış yerler de gördüm.

                Bir şehrin ana caddelerinde asfalt çalışmaları tamamlanmamışsa, ana caddenin asfaltı delik deşik olmuşsa, “Bu şehrin yöneticisine yazıklar olsun!” diyorum. 

                Lise yıllarımın geçtiği ilçeye her sene birkaç kez giderim. Ne zaman yağmur yağsa arkadaşlar, “Yine her taraf su içinde kalacak” diyorlar.  “Belediye Başkanı bu gece uyuyamaz!” diye espri yapıyorlar.

                Geceleri rahat uyumak isteyen, gündüzleri hizmet için çalışmalı.                              

                Bir Belediye Başkanı, altyapıyı ihmal ediyorsa, şehrin ana caddelerinin asfalt çalışmalarını bitirmemişse, benim aklıma iki ihtimal gelir.

                1)   Belediye Başkanı ve ekibi iş bilmiyor.

                2) Belediye Başkanı ve ekibi hizmet etmiyor. Kendisini ve ekibini besliyor.

Daha açık bir ifadeyle, yol yapmakla uğraşmayanlar, yolsuzlukla uğraşıyor. Masa altında ve kapalı odalarda ihale komisyonlarıyla uğraştıkları kadar, altyapı çalışmalarını bitirmek için uğraşmıyorlar.

                Hangi siyasi partiden olursa olsun, hizmet etmeyen, ya beceriksizdir ya da hırsız.

                Rahmet yağmurlarının sel felaketlerine dönüşmesinin suçlusu, sadece Belediye Başkanları değil elbette. Nasıl ki deprem felaketinin birçok suçlusu varsa, sel felaketlerinin de birçok suçlusu vardır. Devletin arazisine izinsiz ev yapanlar ne kadar suçluysa, oraya ev yapılmasına, oy kaygısı ile, göz yumanlar da o kadar suçludur. 

                Toprağı besleyen yağmura rahmet diyen bir medeniyetin evlatları, yağmuru felakete dönüştürmüşse, buna sebep olan herkese yazıklar olsun!

                Dünya değil çivisi çıkan, biziz

                Deprem / yağmur değil bizi yıkan, biziz

Bir Cevap Yazın