Her şeyin bir mevsimi var. Kıyafetin, yiyeceklerin, içeceklerin kendine göre bir atmosferi, bir mevsimi vardır. Kışın ortasında karpuz yetişmez, yazın ortasında portakal. Yetişmediği için, canımız da çekmez. Karpuz, kavun gibi meyveler, çok terlediğimiz için, yaz aylarında ihtiyaç duyduğumuz meyvelerdir. Kış aylarında soğuktan korunmak için vitamin ihtiyacımızı gidermek için portakal, greyfurt gibi meyvelere ihtiyaç duyuyoruz.

                Kıyafetlerimiz de öyle değil mi? Yaz aylarına yaklaştıkça kıyafetlerimizi inceltiyoruz. Kış aylarına yaklaştıkça daha kalın kıyafetler giyiyoruz. Yazın kışlık kıyafet giyenler sıcaktan çatlar, kışın yazlık kıyafet giyenler soğuktan donar.

                Her şeyin mevsimi olduğu gibi, fetvaların da mevsimi vardır.

                Meyvelerin ve kıyafetlerin mevsimine hiç kimse itiraz etmez. Ancak ‘fetvaların da mevsimi var!’ dediğimde, bir sürü itiraz duyacağımı biliyorum. Ben itirazlardan korkmuyorum. Anlaşılmak ve anlatabilmek derdindeyim.

                Çöl ikliminde küçük bir şehir halkı olarak yaşayan Müslümanların sıkıntıları ve ihtiyaçları farklıydı, Osmanlı gibi üç kıtaya hükmeden Müslümanların sıkıntıları farklıydı. Bu farkı gören dönemin alimleri, fetvalarını da bu farka göre vermiştir.

                Emeviler / Abbasiler döneminde bu farkı göremeyen ve şartları kendi menfaatine göre yorumlayan birçok Halife (!), değişen şartları toplumun gözünden kaçırma oyunları oynamışlar. Bu oyunları oynarken, dini bilgisi olan insanlardan istifade edip toplumu uyutmuşlardır.

                Ömer B. Abdülaziz gibi bir Halife’nin, değişen şartları görerek, devlet malını kendi çevresi için, kendi menfaati için kullananlara karşı savaş açarak, adını ve yaptıklarını tarihe altın sayfalar olarak yazdırabilenler, değişen iklimi doğru okuyabilenlerdir.

                Osmanlı, ne zaman ki değişen iklimi doğru okuyabilmiş, doğru zamanda doğru fetvalar veren alimler söz sahibi olmuş, kurduğu medeniyet ile dünyada söz sahibi olmayı başarmıştır. Osmanlı değişen zamanı okuyarak dünyaya nasıl hükmetmişse, değişen zamanı okuyamadığı dönemlerde gerilemeye başlamış. Değişen zamanı okuması gereken alimler, liyakatten çok kan bağı ile (beşik uleması) söz sahibi olmaya başlayınca, Osmanlı yıkılmaktan kendini kurtaramamıştır.

                Değişen iklimi okuyamadık

                Genelde İslam coğrafyasının, özelde Anadolu Müslümanlarının çektiği sıkıntıların sebeplerini de, doğru okumak zorundayız. ‘Avrupa’nın oyunları, Amerika’nın tuzakları’ gibi kolay ve kaçamak cevaplar vermeye devam ettiğimiz sürece, sorunlarımız bitmeyecek.

                Osmanlı 17. Yüzyılda dünyadaki değişimi okuyamadı. Fetva veren alimlerin de bu değişimi okuyamamada sorumlulukları vardır. Her şey yolunda görünürken, yeni şeyler söylemek, hem ufuk hem cesaret ister. Alışık olunan geleneği devam ettirmek kolaydır. Değişen şartlarda yeni şeyler söylemek cesaret ister.

                20. Yüzyılda yetişmiş alimlerden, yaşadıkları dönemi en iyi okuyan iki isim sayacak olsam, Mehmet Akif ERSOY ve Nurettin TOPÇU’yu söylerdim. Ancak ikisini de anlayamadığımızı düşünüyorum. Mehmet Akif’i sadece şair olarak tanıdık ve bildik. Ancak fikirlerini, slogan cümleler olarak ezberleme dışında, pek anlayamadığımızı düşünüyorum. Mehmet Akif’in “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakına söyletmeliyiz İslamı…” sözü, benim bu yazımda anlatmak istediğim her şeyi özetliyor aslında.

                Mehmet Akif’i anlayamadığımızı, Nurettin TOPÇU ve fikirlerini görmemezlikten geldiğimizi düşünüyorum.

                Topçu’nun ufkunu ve bizim onu yalnız bırakmamızı başka bir yazıyla daha ayrıntılı anlatacağım inşallah.

                300 yıldır İslam coğrafyasının, ‘değişen iklimi okuma’ konusunda problemli olduğunu düşünüyorum. Ne zaman bir alim kendi dönemini doğru okusa, kendisinden sonra gelenler, hocalarını ve söylediklerini kutsamaktan, değişen dönemi ve şartları okumaya gayret etmiyorlar.

                Şahıs ve yöntem kutsanmaz

                Bu konuda yakın dönem alimleri ve cemaatleri ile ilgili çok somut örnekler verebilirim. Ancak bizde lideri / hocayı kutsama o kadar ileri götürülüyor ki, ben bu yazımda somut bir örnek versem, örnek verdiğim gurup, yazıda anlattığım birçok doğruyu görmemezlikten gelecek.

                İsim vermeden somut örnekler vermeye gayret edeceğim.

                Osmanlı’nın yıkılışı hep batının oyunları gibi konuşulur. Ancak, 19. Yüzyıl alimleri, ‘çatal kaşık kullanmak caiz mi?’ gibi tartışmalar yaparken, Avrupa yüzyılın hakimi olma konusunda adımlar atıyordu.

                Osmanlı yıkıldı, Cumhuriyet kuruldu. Cumhuriyet kurulduktan sonra din devlet ilişkilerinde yaşanan sıkıntıları aşmak için gayret edenler, kendi dönemleri için yapabildikleri kadarını yaptılar. Değişen zamanı okuyamayan takipçiler, hocalarının usulünü kutsama adına, yeni döneme kafa yormadılar. Kendini tekrar eden bir kısır döngü içerisinde olduklarını anlamadılar. Mevsim değişince söylem de değişmeliydi.

                Dinin yazlık elbisesi kışın üşütüyor!

                İslam’ın yaz mevsiminde, dönemin İslam âlimlerinin diktiği elbiseleri, İslam coğrafyasının kış mevsiminde bize giydirmekte ısrar eden hocalar / alimler (!) bizi üşüttüler. ‘İslam dünyası neden üşüyor?’ sorusunun cevaplarından birisi de budur işte.

                Hoca / Alim olarak bilip sevdiğimiz birçok İslam alimi, en son 16. Yüzyıl şartlarında dikilmiş yazlık kıyafetleri kış mevsimine göre dikmediler, dikemediler.

                18 ve 19. Yüzyılda yaşanan sonbahar mevsiminde yazlık elbise giymeye devam edildiği için, 20. Yüzyılda yaşanan kış mevsiminde tüm İslam coğrafyası donuyor. 21. Yüzyılda İslam’ın ışığı ile insanlığı ısıtmak isteyenler, öncelikle mevsimi doğru okumalı. Yazlık kıyafetleri kış günü giymekten vazgeçmeliyiz.

                İslam’ın yeryüzüne hakim olduğu dönemlerde verilen fetvalar ile, Müslümanların sıkıntılı, mahkum olduğu dönemlerde verilen fetvalar aynı ise, döneminizin alim, hoca ve önderlerini sorgulayın.  

Bir Cevap Yazın