‘Bu düşünce Ehli Sünnete aykırı’ diye başlayan bir söz dolanıyor etrafta. Sevdiğim ve değer verdiğim bir arkadaşım ‘Sen Ehli Sünnete aykırı şeyler yazıyormuşsun!’ deyince, Ehli Sünnetten ne anladığını sordum. ‘Ehli Sünnet, Kur’an ve Sünnete uymak demektir’ cevabını verdi.

Şayet Ehli Sünnet kavramıyla söylenmek istenen buysa, her Müslüman Ehli Sünnet olmak zorundadır. Belki daha önemlisi, Dinimiz adı İslam, bize de Müslüman denir. Ehli Sünnet tabirine ne gerek var?

Birileri, kendilerini çok uyanık sandıklarından, kendi söylemlerinden farklı şeyler söyleyen herkesi, ‘Ehli Sünnet dışı‘ ilan ediyorlar. Kastettikleri şey, geleneksel yorumlar dışına asla çıkmamalıyız ve eskiler neyi nasıl yorumlamışsa, bizde ona öylece inanıp teslim olmalıyız. Geçmişten bugüne gelen bilgi ve yorumları sadece ezberleyip, bilgiyi, çağın ihtiyacına göre yorumlamayı, Ehli Sünnete muhalif olmak olarak görüyorlar.

Geleneği yok saymaktan bahsetmiyorum. Hata, geleneği kutsamaktadır. Geleneğini yok sayan insan, kökleriyle bağını kopartır. Geleneğini kutsayan insan, geleceğe yürüyemez. Çünkü dünün sosyal hayatı ile bugünün sosyal hayatı arasında dağlar kadar fark vardır.

Üç farklı örnek ile anlatmaya çalışacağım, geleneği ezberleyip düşünmemenin Müslümanlara verdiği zararı.

Fidan nöbeti!
General, ilk görev yaptığı yeri 30 yıl sonra ziyarete gider. Bölük ve çevresini dolanırken, büyük bir ağacın altında nöbet tutan asker dikkatini çeker. Bölük komutanına, o askerin o ağacın yanında neden nöbet tuttuğunu sorar. Göreve başladığında nöbet listesinde o ağacın yazılı olduğunu ve göreve başlayınca orada nöbet tutturmaya devam ettiğini söyler bölük komutanı.

General o yeri nöbet listesinden sildirir ve der ki, ‘Evladım o ağacı oraya ben diktirdim. Otuz sene önce Teğmen olarak ilk göreve başladığımda, şu çevrede bulunan birçok ağaçla beraber o ağacı da ben diktirdim. Bölüğün eğitim alanına en yakın yerde o ağaç olduğu için, başına nöbetçi koydum. İlk diktiğimizde küçük bir fidan olan o ağacın kökleri zarar görmesin diye nöbetçi koydum. Aniden görev yerim değişince nöbet listesinden çıkartamadım orayı. Demek otuz senedir tüm bölük komutanları o ağacın yanında nöbet tutturdular.’

Cami ihtiyacı, camiye yük olur.
Camide göreve yeni başlayan imam, caminin hiç halısı olmadığını görünce, bir çözüm bulmuş. Cenaze sahiplerinin cenazelerini evden dualarla çıkartırken, cenazeyi evde bulunan bir kilim veya halıya sarıp camiye getirtmeye başlamış. Cenazeyi kaldırdıktan sonra ?Bu halı da camiye hayrınız olsun’ diyerek, o halı veya kilimi camide kullanmaya başlamış. Birkaç sene içerisinde halk bu geleneğe alışmış. Her cenaze sahibi, evinde ki halı veya kilimi camiye bağışlamaya başlamış.

Birkaç sene içerisinde caminin halı ihtiyacı tamamlanmış. Caminin imamı ‘Artık cenazelerinizi halı ile camiye getirmenize gerek kalmadı’ diye izahat yapma fırsatı bulamadan ölmüş. Ancak bu gelenek devam etmiş. Şuan o caminin deposu, yüzlerce halı ve kilimle dolu olduğu halde, halı gelmeye devam ediyor ve hiç kimse bu geleneğe dur diyemiyor.

Köy imamına zekat düşer mi?
Cenazeleri yıkayıp defnedecek kadar bile dini bilgisi olan insanın kalmadığı dönemlerde, az veya çok dini bilgisi olan insanlar bu ihtiyacı gidermek için gayret edermiş. Kur’an okumayı, cenaze kaldırmayı bilen insanlar, sadece kendi köylerinde değil, komşu köylerde de tanınır ve davet edilirmiş. Bu işlerle uğraşmaktan, kendi işlerini ihmal etmek zorunda kaldıkları için, dönemin büyükleri ‘Köy imamına zekat düşer’ diye fetva vermişler. Köylere okumaya veya cenaze kaldırmaya giden hocalar, cenaze sahiplerinden fasulye, nohut, bulgur, buğday gibi hediyeleri alır veya toplanan zekat ile geçinirlermiş.

‘Köyün imamına zekat düşer’ fetvası, kendi dönemi için doğru ve geçerli bir fetva iken, bugün devletten maaş aldığı halde zekat toplamaya devam eden bir imam, hakkı olmayan bir parayı alıyor. ?Eski âlimler böyle bir fetva vermiş. Sen o âlimlerden daha iyi mi biliyorsun?’ diyen kişi, sadece kendisini kandırır.

Dinimizin adı İslam
Dinimizin adı İslam, kitabı Kur’an, önderi Peygamber Efendimizdir. Hepsi birbirinden kıymetli Âlimlerimizin, kendi dönem ve şartlarında yaptıkları yorumları kutsar, değişen ihtiyaçlara göre yorum yapacak Âlimler yetiştirmezsek, yukarıda verdiğim üç örnekte olduğu gibi, komik duruma düşeriz. Fidan ağaç olduğu halde nöbet tutmaya devam eder, caminin halı ihtiyacı bittiği halde halı toplayıp depoda biriktirmeyi sürdürür, imama devlet maaş verdiği halde biz zekat vermeye devam ederiz. Keşke sorun, sadece bu üç örnekte olduğu kadar basit olsa!

Karikatür gibi
Avrupa dergilerinde yayınlanmış bir karikatür, acınacak halimizi gösteriyor. Karikatürde, elinde silah olan bir Müslüman, yolda yakaladığı bir esire soru soruyor. Yere diz çöktürdüğü esirin kafasına silahı dayamış ve ?Sünni misin Şii misin?’ diye soruyor. Diz çökmüş vaziyette bekleyen kişi ‘Ben Hristiyanım’ deyince, bizim silahlı Müslüman ‘Tamam! O zaman yolunu devam edebilirsin’ diyor. Elinde silah olan Müslüman’dan farklı bir mezhepte olsa, orada kafasına sıkıp öldürecek.

Mezhebi din edinmek
Ümmetin zaaflarını Müslümanlardan çok daha iyi bilen misyonerler, satın aldıkları âlimler veya kafası çalışmayan önderleri kullanma konusunda ustadır. Mezhebini din edinen grupları birbirine düşürür, Müslüman’ı Müslüman’a öldürtmeyi başarırlar. Ortadoğu coğrafyasında akan kan, Müslüman’ın Müslüman’a attığı mermilerle akıyor.

Kendi mezhebini kutsayanlar, mezhep kardeşleri ile birlik olup, din kardeşlerini öldürüyorlar. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez Hocanın o veciz ifadesi ile söylemek gerekirse, ?Katilin de maktulünde Müslüman olduğu bir savaş yaşanıyor’.

Cemaatini, tarikatını din edinenler ülkemizin, mezhebini din edinenler ümmetin problemidir. Ümmet olmak, farklı yorumlara rağmen, din kardeşi olduğumuz bilincini aklımızdan çıkartmamaktır.

Dinimizin adı İslam’dır, Ehli Sünnet değil.

Bir Cevap Yazın