Üsküdar’da, namaz kılmak için girdiğim cami avlusunda şahit olduğum bir tartışma, ‘Dindarlararası Dialog’ konusunda ne kadar çok problemimiz olduğunu, bir kez daha görmemi sağladı.

                ”Onlar da kendilerini Müslüman mı sanıyor? Gerçek din bizim yaşadığımızdır!” cümlelerini kuran kişiler, birkaç dakika önce aynı camide namaz kılmış Müslümanlar. Aynı camide namaz kılan, aynı kıbleye yönelen, aynı secdeye alın koyan, yan yana namaz kılan Müslümanların, namaz çıkışında, birbirlerini tekfir etme noktasına getirecek bir tartışma yapmaları, beni hem üzdü hem düşündürdü.

                Daha üzücü olan şey ise, tartışmalarına sebep olan konu idi. Namaz kılarken farklı bir duruş, farklı bir hareket yapmak gibi basit bir sebep yüzünden tartışıyorlardı. Kendi cemaat / tarikat / mezhep zaviyesinden değerlendirirken, ‘gerçek Müslüman biziz!’ gibi sert ifadelerle kendilerini savunmaları, çok daha üzücüydü.

                Bu adam Münafık! 

                Türkiye’den Hacca giden birisi, kâbe’de namaz kılarken, yanında namaz kılan hacı sıcaktan bayılmış. Bizim hacı yerde baygın yatan hacıyı tekmeleyerek ‘Münafık işte!’ demiş. Etraftakiler ‘niçin bayılmış adamı tekmelediğini’ sorunca, ”Bu adam Münafık! Namaz kılarken ellerini göbeğinden bağlamadığı gibi, sürekli sağ-sola bakınıyordu” cevabını vermiş.

                Belli ki bizim hacı(!), hayatı boyunca farklı biçimde namaz kılan Müslüman görmemiş. Namaz kılarken, şekildeki küçük bir farklılığı da, münafıklık alameti sayacak kadar da İslami ilimlere vakıf!

                Cemaat camisi!

                Avrupa’da yaşayan Müslümanlar arasında, aynı ihtilafların farklı versiyonları görülüyor. Kendi cemaatinin oluşturduğu mescit veya camide namaz kılarken, diğer cemaatin yaptırdığı mescit veya camide namaz kılmayanlar var. Cami; toplamak, toplanmak demektir.

                Müslümanların toplandığı yer’ anlamındadır cami.

                Cami, Müslümanların toplanma yeri iken, din adına cemaat / vakıf / meşrep / mezhep taasubu olanlar, Müslüman toplanma yerini, kendi cemaatinin toplanma yeri haline getiriyorlar. Dinin farklı yorumları yüzünden, her cemaatin ayrı ayrı camilerde toplanmasına, Müslümanların birlik ve beraber olmasından rahatsız olan İslam düşmanları dışında sevinen yoktur.

                Çevremizde birçok örnek görüyoruz. Benim bildiğim en sivri örneklerden birisi de, farklı bir mezhep imamı namaz kıldırıyor diye, kâbe’de kıldığı namazları, Türkiye’ye gelince kaza edenlerdir. Bunu ilk duyduğumda inanmadım. Birkaç kişiden aynı şeyi duyunca üzüldüm.

                Bizim bize ettiğimizi…

                ”Hz. Peygamberin (as) vefatından sonra, Müslümanlar en çok kim ve ne yüzünden sıkıntı çekti?” diye bir soru sorulsa, hiç tereddüt etmeden, ‘Şahsi menfaatlerini dinin menfaatlerinin üstünde tutan kişiler ve Müslümanlar arasındaki ihtilaflar yüzünden çektik, en büyük sıkıntıları’ diye cevaplandırırım.

                İslam tarihini okuyan herkes bu gerçeği çok açık görecektir. Bu gerçeği bilen İslam düşmanları, sürekli bu yaralarımızı kaşıyorlar. Dört büyük halife döneminde sonra, iktidarı tek bir ailede toplama adına (Emeviler, Abbasiler) yapılan eziyetlerin, yaşanan acıların sıkıntılarını, halen yaşıyoruz.

Dinin farklı yorumlarından ortaya çıkmış olan mezhep farklılıkları belli dönemlerde ‘Din kardeşlerinin birbirlerinin kanını akıtmasına’ sebep oldu. 19. yüzyılda, Milliyetçilik (ırk farklılığı) mikrobuyla İslam coğrafyası parçalara bölündü. Yaşadığımız dönemde, kan akmasına sebep olmamakla beraber, kucaklaşmamıza engel olan cemaat / vakıf / tarikat ihtilafları çok yoğun yaşanıyor.

                Şükür ki bizim ülkemizde bu konu, kan akıtma noktasına gelmedi. Ancak aynı şeyi, diğer İslam ülkeleri adına söylememiz mümkün değil.

                İhtilaf Ahlâkı

                Bir cemaate, bir tarikata, bir vakfa gönül vermek, kişinin kendi tercihidir. Hiçbir cemaat, hiçbir tarikat, hiçbir dernek, hiçbir vakıf ‘Bütün Müslümanlar bizim çatımız altında toplanmak zorunda’ deme hakkına sahip değildir.

                Cemaatli olmak ile cemaatçi olmak arasındaki farkı bilmek, bu fark ahlakıyla hareket etmek zorundayız. Önce insan kardeşliğimiz, sonra İslam kardeşliğimiz, ihtilafları abartmamıza engeldir.

                Cemaat / vakıf / tarikat / dernek gibi bir taassup ile çalışan cemaatçiler, hem ümmete hem de kendi camialarına zarar veriyor. Camianın temsilcisi değil, ümmetin temsilcisi olduğumuz gerçeği unutulmamalı. ‘Önce dinim, sonra camiam’ duruşu, tavırlara yansımalı.

                Birbirinizi sevmedikçe!

                Sayın Addurrahman DİLİPAK’ın yılardır konferanslarında verdiği bir örneği anlattılar bana. Konferanslarının sonunda, ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız’ hadisin okuduktan sonra;

                ”Ey Milli Görüşçüler, Nurcuları sevmiyorsanız iman etmiş olmazsınız. Ey Nurcular, Milli Görüşçüleri sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Ey Süleymancılar, Nurcuları sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” diyerek, din kardeşliğimiz için hangi cemaat / vakıf / dernek’te olursak olalım, yöntem farklılıklarımıza rağmen birbirimizi sevmek zorunda olduğumuzu vurguluyormuş.

                Unutmayın! Herkesin aynı işi yapmasını beklemek ne kadar yanlış ise, herkesin aynı camiada / cemaatte /vakıfta olmasını beklemekte o kadar yanlıştır.

Bir Cevap Yazın