- - - - - - - - - - - - - -
-
Kazancınızın az olduğu düşüncesi ile başkalarına yardımı ertelemeyiniz. Ya da yapabileceğiniz yardımın işe yaramayacağı düşüncesi ile yardıma uzak durmayınız. Kanaatkârlığın zirvesi, az varlıktan az da olsa yardımlarda bulunmaktır.İnsan yediği içtiği ile değil, yedirip içirdiği ile; giydikleri ile değil, giydirdikleri ile insan olur ve büyür. Bizi güzel yapan güzel gösteren kendi üstümüzdekiler değil,- başkalarının üstüne verdiklerimizdir. Gerçek görüntümüz başkalarında ki görüntümüzdür.-
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -- -- -- -- -- -- -- -- -- --
Onkolog Dr. Haluk Nurbâki’nin bir hâtırasına kulak verelim:-
Onun hikayesini 40 yıl önce işitmiştim. 30 yıl önce de kendisiyle tanışıp başından geçenleri bizzat ağzından dinleme fırsatını buldum.Yusuf, Diyarbakır’da zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Babası, o mahallenin beyi olarak bilinir, herkesin yardımına koşmak için elinden geleni yapardı. Yusuf’un anlattığına göre kendisi henüz beş yaşındayken evlerinin civarına bir derviş gelmiş ve bir duvar dibine mekan tutmuştu.Yusuf’un babası;‘Ona bakmak bizlere düşer” diyordu. ‘Ama incinmemesi için, ihtiyaç duyduğu şeyleri sakın hizmetkarlarla göndermeyin.”- Derviş Babaya yemek götürmek, artık Yusuf’un işiydi. Küçük çocuk, önceleri tereddüt ettiği bu işten daha sonraları büyük bir lezzet almaya başlamış ve yaşlı adamla derin bir gönül bağı kurmuştu. Onunla yaptığı sohbetler, çocuk yaştaki Yusuf’un kalbinde bahar çiçekleri açtırıyordu. Derviş Baba bir gün: ‘Yusuf” dedi, ’sana bir deve yapayım, ister misin.”Bir çocuğun böyle bir teklife ‘hayır” demesi mümkün değildi. Yaşlı adam, bunu bildiği için isteklerini şöyle sıraladı:‘Evden sana verilen fındık, üzüm ve leblebi gibi çerezlerden küçük bir kısmını bana getireceksin. Ve buna da kimseye söylemeyeceksiniz. Fakat bana getireceğin şeyler, sadece sana verilenlerden olmalı. Sağdan soldan bulup aldıklarınla deve yapılmaz. Yusuf, bu işin gizli olmasından daha da hoşlanmıştı. Her getirdiği çerezden sonra: ‘Devem yapılıyor mu?” diye soruyor ve derviş Baba’dan:‘Elbette, getirdiğin her bir çerez, devenin bir başka yanını oluşturuyor”cevabını alıyordu. Günler birbirini kovaladı ve Yusuf’un sabrı tükenmek üzereyken, beklediği müjde geldi:‘Deve tamamlandı Yusuf, sadece gözleri kaldı. Eğer iki badem getirirsen, bu iş biter.”Yusuf, sabaha kadar sevinçten uyuyamadı ve bir kenara depoladığı leblebileri bademlerle değiş-tokuş ederek Derviş Baba’ya koştu. Ancak yaşlı adam, derme çatma kulübesinde o akşam vefat etmişti. Cenaze işlerini yine Yusuf’un babası üstlenmiş. Onu, küçük çocuğun gözyaşları arasında yakın bir mezarlığa defnetmişler.-
-
-
-
Aradan 12 yıl geçmiş ve Yusuf bir delikanlı olmuş. Ne yazık ki şizofreni adı verilen hastalığa da bu yaşlarda yakalanmış. Yıl, 1910-15 civarı olduğundan, hastalık çok kısa sürede öldürücü bir hale dönüşüyormuş. Yusuf’un babası zengin olduğu için, yavrusunu ilk önce İstanbul’a, daha sonra da Paris’e götürmüş. Ama verilen cevap, her yerde aynı olmuş:‘Bu hastalığın tedavisi henüz mümkün değil. Maddi imkanlarınız iyi olduğuna göre, Yusuf’u İstanbul’daki akıl hastanesine yatırabilir ve ona bir bakıcı tutabilirsiniz.”Yusuf’un babası denilenleri aynen yapmış ve bir bakıcıya iki altın maaş bağlayıp oğlunu sık sık ziyarete gitmiş. Ancak altı ay sonra Yusuf iyice ağırlaşmış ve kendisi diğer hastalardan tecrid edilip ölüme terkedilirken, babasına da ‘Oğlunuzun kurtulma ümidi kalmadı” diye telgraf çekilmiş. Yusuf bundan sonrasını şöyle anlatıyor:‘Kırk derecenin üzerinde bir ateşle kıvranırken, kendimi korkunç bir çölde görüyordum. Güneş her zerremi ayrı ayrı kavuruyor ve yangın yerini andıran kızgın kumların üzerinde sürünürken, bir damla suyun hasretiyle kıvranıyordum. Ãleceğimi anlayıp son bir defa daha ufuklara baktığımda, gördüklerime inanamadım. Çocukluğumun Derviş Babası, yularını tuttuğu bir deve ile birlikte bana doğru geliyordu. İyice yaklaştığında:‘Yusuf’um, evladım,”dedi. ‘Deven hazır binebilirsin.”Yattığım yerden güçlükle doğrulup onun yardımıyla deveme bindiğimde, susuzluğum ve hastalığım bir anda geçmişti. O anda gözümü açmış ve:‘Ben neredeyim?” diye sormuşum.Etrafımdaki bakıcı ve doktorlar, iyileştiğime asla inanmıyordu. Çünkü şizofreni ile birlikte zatürreden de kurtulmuş, dünyaya sanki yeniden gelmiştim. Yusuf, başından geçen u hadiseyi anlatırken bir çocuk gibi ağlıyor ve:‘Derviş Baba, kalp gözüyle başıma gelecekleri hissetmiş ve bunun için de ’sadaka ömrü uzatır” hadisinden medet istemiş olmalı diyordu. Bu yüzden sadece bana ait çerezleri isteyerek bana sadaka ibadeti yaptırdı. Ve ömrümün ziyadeleşmesine vesile oldu.”Yusuf 80 yaşından sonra hakkın rahmetine kavuşmuştur.-
Evet, develerimizi hazırlıyor muyuz?- - - - - - - - www.saitcamlica.com
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Pazar, 28 Ocak 2007, 09:53 tarihinde Hayatı Anlamak kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
“Dindar bir insan yetiştirmek!” denilince, her yerde aynı klasik süreç takip ediliyor. “Allah bir!” demeye alıştırılır çocuklar. Sonra Kur’an alfabesi öğretilir. Namaz sureleri, Yasin, Tebareke ve Amme cüzleri ezberletilir. Özellikle Hafız olmasını sağlayabilmişse aile, en büyük başarı elde etmiş olmanın mutluluğunu yaşar. ..
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....













