Hacı Örüç, kırk yaşlarında. Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde yaşar. Seyyar satıcılık, başka deyimle tablacılık yapar. Dört çocuğuna ve bir de onlara bakan karısına ekmek yetiştirmeye çalışır.
Akşam, iftarını yapmak üzere eve döner. Elinde yiyecek ve içecek namına hiçbir şey yok. Kapıyı çalar, hanımına gülümser, acıyla. Etrafına çocukları doluşur, içini kemiren bir kurt var. Ama bunu dışa vurmaktan korkar. Sonunda hanımına “yemekte ne var” der.
Her koca gibi o da eşinin yemeklerini merak eder belki de. Ya da söz olsun diye söyler bunu. Çünkü evde pişirilecek hiçbir şeyin olmadığını o da bilir aslında. Belki de bunu duymak istemiyor ya da “Allahtan umut kesilmez, bir Allah dostu bize el uzatmıştır” diye geçiriyordur içinden. Milyonlarca oruçlunun yaşadığı bir ülkede yoksunluğunu gören birinin olabileceğini düşünmüştür.
Hacı Örüç, karısından “yemek yok” cevabını alır. Karısı bunu kim bilir nasıl bir edayla söyledi. İçi acıyla burkuldu. Bu söz Hacı Örüç’ün içine bir hançer gibi saplandı. Üzüldü, yüzü gölgelendi, morardı, hayat belirtileri kayboldu. Yaşadığına pişman oldu. İçinden “benim gibi evine iftar ekmeği bulamayan babaya lanet olsun” dedi.
Çocuklarına dönüp baktı. Odanın bir köşesine sinip kalmışlardı. Açlıktan süzülmüşlerdi. Bir deri bir kemik kalmışlardı. Üzüntüsü bin kat arttı. Babalığından daha da utandı. Yer yarılsa içine girsem deriz ya, o da öyle geçirdi içinden. Çocuklarına yöneldi. Dördünü birden kucaklamaya çalıştı.
Gözlerini tutamadı. İçinden kopup gelen üzüntü ve öfkeyle ağladı. Öptü onları. Sessizce ağladı.
İçinden gittikçe köpürüp büyüyen derin üzüntü dalgası bütün bedenini esaret altına altı.
Kendini can havliyle başka odaya attı.
Sessizce ve usulca önceden kafasından geçirdiğini yapmaya başladı. Çünkü evine, çocuklarına yemek getiremeyen bir babanın daha fazla yaşamaya hakkı olmadığına inanmıştı. İftarda çocuklarını aç bırakan bir babanın daha fazla yaşamaması gerektiğini düşünüyordu.
Önceden tuttuğu ipi bir köşeden bulup çıkardı, tabanda uygun bir yer arayıp buldu, sonra hiç tereddüt etmeden boynundan geçirdi, arkasından şehadetini ve “Allah’ım beni affet” dedi. Ayakları altında duran sandalyeye bir ayağıyla hızlıca vurdu ve ağzından son kelimeler çıktı: “ekmeksiz iftar”
Peki biz oruç tutanlar da yemeksiz kaldık mı hiç, Hacı Örüç gibi? Ekmek eve getiremeyince çocuklarımızdan utandığımız anlar oldu mu? Ağladık mı, bir parça ekmek için? Oysa ne kadar da çok ağız dolusu sepetlerle enva-i çeşit yiyecek taşırız marketlerden. Saray yavrusu kasırlarda ve beş yıldızlı otellerde ne güzel iftarlar yaparız! Çocuklarımıza oruç tuttukları için bir dediklerini nasıl da iki etmeyiz. Çorbasından tatlısına kadar ne hoş yemekler dizeriz iftar soframıza!
Steril Müslümanlık yaratırız kendimize! Günahlardan, yoksulluklardan, suçlardan ve tehlikelerden uzak! Halbuki bu steril sitelerimiz, özel okullarımız, kolejlerimiz, zenginliğimiz ne kadar da çok tehlikeler, hastalıklar ve günahlarla dopdolu!
Zenginliğin ve varlığın, iktidar ve gücün, içinde gizlenmiş nice yoksulluklarla yaşarız. Ahlakın, hissiyatın, paylaşmanın, vefakarlığın ve dürüstlüğün yoksulluğu bu her gün elimizde kayıp giden zamanın içine koyma gücünü kendimizde bulamamanın yoksulluğu bu. Hacı Örüç’ü görmemenin, duymamanın ve hissetmemenin yoksulluğu. Kalbin, gözün ve kulağın mühürlendiği ve tüm duyarlılıkların körleştiği yoksulluk.
Müslümanlığımızın yoksullaşıp günahlara karıştığı bu oruç zamanlarında bize düşen en büyük görev, Hacı Örüç’lerin vebalinden kurtulmayı ummak ve bunun yolları üzerinde düşünmek.
Ergün YILDIRIM / Haber 7
drergun@hotmail.com
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Cuma, 20 Ağustos 2010, 21:31 tarihinde Alıntılar kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
“Dindar bir insan yetiştirmek!” denilince, her yerde aynı klasik süreç takip ediliyor. “Allah bir!” demeye alıştırılır çocuklar. Sonra Kur’an alfabesi öğretilir. Namaz sureleri, Yasin, Tebareke ve Amme cüzleri ezberletilir. Özellikle Hafız olmasını sağlayabilmişse aile, en büyük başarı elde etmiş olmanın mutluluğunu yaşar. ..
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....














biz müslümanlıgı unuttuk hocam. namaz kılmak oruç tutmakla tamam müslüman olduk dedik. halbuki komşusu açken tok yatan bizden degildir diyen birpeygamberin ümmeti oldugumuzu unuttuk.islamın evrenselbir din oldugunu birmüslümanın sadece kendinden değil çevresindende sorumlu oldugunu unuttuk. tekrar gerçek müslüman olabilmemiz dileğiyle Rabbim bizi affeylesin.
Sevgili kardeşim,
Böyle bir olay gerçekten olmuş mu? Yoksa rivayet veya hikaye mi? Şayet doğru ise ailenin geri kalan fertleri de “ekmeksiz iftar” yapmasınlar. Bilgi verirseniz ilgileniriz.
Allah’a emanet olunuz. Dost Eli Derneği – Konya