Gelin, Fuzuli üstadımızı yâd edelim; diyor ki:Canı kim cânânı için sevse cânânın sever Canı için kim ki cânânın sever cânın sever
Bu anlayışa göre eski zamanlarda insanların aşk u alaka bahis konusu olunca iki tür algı geliştirdikleri söylenebilir: Sevgili için can taşıyan kişi ve canı için sevgili taşıyan kişi. Bu bakış açısını toplumsal hayatta iki farklı ahlak anlayışıyla, bencillik ve fedakârlık olarak ifade etmek mümkündür. Bilindiği gibi bunlardan biri almayı, diğeri vermeyi önemser. Almayı önemseyen kişi, kendi menfaati doğrultusunda başkalarını zarara sokuyor demektir. Oysa sevgiliye yâr olmak vardır da bâr (yük) olmak yoktur. Almayı ahlak edinen kişi tüketici bilince sahiptir. Nitekim bencillik (egoizm, enaniyet) ve menfaatperestlik kavramları almak ama vermemek üzerine kurulmuştur. Bunun karşısında vermek ama almamak üzerine kurulmuş olan feragat ve özveri anlayışı da vardır. Bu da başkası hesabına kendinden vazgeçen tavrı benimser. Yani âşık, sevgili lehine kendinden vazgeçer ve her şeyini sevgiliye verir. Buradaki verme ahlakı üreticidir, kendinden veren kişi kalıcı şeyler yapıyor demektir. Ölümsüz aşkların sırrı bu kendinden verme tavrında gizlidir.
Alma ve verme üzerine kurulu bu iki zıt tavrın dışında hem almayı, hem vermeyi kucaklayan üçüncü bir anlayış biçiminden söz edilebilir ki bu, sosyal hayatta önemli olmakla birlikte aşk bahsinde yaya kalmaya mahkum bir anlayıştır. Bu ahlak da paylaşımcıdır. Modern zamanların insanları bu üçüncü tip ahlakı önemsemekte hatta bununla yetinmeyip sevgi ve evlilik gibi mefhumları da bu gözlükle değerlendirmektedirler. Almada ve vermede eşit olduğunu iddia eden ahlak aklın ürünüdür ve dikkatli bakarsanız materyalizmin bu anlayışı durmadan pompaladığını görürsünüz. Artık insanlar verecekleri zaman ne aldıklarının,¬ yahut alacakları vakit ne verdiklerinin hesabını yapıyorlar. “Ben senin için şunu şunu yaptım!” diye başlayan karı koca kavgalarını, “Kızımızın düğününde filancalar ne getirmişti hanım?” sorusunun ardına gizlenen hediyeleşme mantığını, “Filancayı çok severim, çünkü o da beni çok sever!” tarzındaki dostluk düşüncesini, “Beni görmezden geldi, ben de şimdi onu görmüyorum!” dedirten kini bir düşünün. Eşitlik adına türeyen bu yeni ahlakın adı “fifty-fifty”dir ve ruh haritalarımızı yırtmıştır. Bu yüzdendir ki modern çağların başarı formülleri hep hırs, tamah, heves, heva ve ihtiraslardan geçiyor. Şiddetli kelimeler kullanarak yaşadığımız kaba ve kavgalı hayatlar böyle bir dünyanın yansıması. Uylaşma ve uzlaşma adı altında artık insanlar birbirlerini aldatıyorlar. Akıllının egemen kıldığı sistemler gönül erlerini kündeye getiriyor. Almayı önemseyen tavra gelince, o bunun daha kötüsünü yapıyor. Çünkü durmadan almak tamamen nefsin eseridir ve dünyanın her yerinde eleştirilmektedir. Buna rağmen devletler bu felsefe ile milletlerini koruyup kolladıklarını ifadeden geri durmazlar. Bugünün uluslararası çatışmaları alma hırsı ile izah edilebilir. Öte yandan ferdi ölçekte alma üzerine kurulu bütün anlayışlar insanlığın zararına olmaktadır ve bu gidişin sonu çok sancılı bir çağı getirecektir. Çünkü almanın bir ahlakı veya sınırı yoktur. Din veya vicdanın otorite kurmadığı her nefis sonsuz arzuların peşinde durmadan çalar, çırpar, gasp eder, tüketir, hak çiğner vs. Buna mukabil verme ahlakı gönlün eseridir. Kendinden razı ve bahtiyarlıkla dolu bir ömür için verme ahlakı yegane formüldür. Bir öğretmen dersini anlatırken, bir hekim hastasını muayene ederken, bir kişi herhangi bir görevini yaparken verme ahlakıyla hareket ettiğinde sevgili eşiğinde canını feda eden âşıktan daha az asil sayılmaz. Bu öyle bir ahlaktır ki dostlukla uzanan, baş okşayan, sırt sıvazlayan eller madde cinsinden boş da olsa mana cinsinden doluyu taşırmaktadır.
Ebubekir’lerin “Allah’ım bedenimi öyle büyüt, öyle büyüt ki, cehennemi yalnızca ben doldurabileyim ve orada başka hiç kimseye yer kalmasın!” duasındaki feragat da, Mevlânâ Celaleddin’lerin “Ey filan! Gel, öfkeni ve kinini bana boşalt. Say ki hasmın benim, bana et küfrünü!” beytindeki fedakârlık da, bakkalların veresiye defterlerini yakmaları veya âşıkların sevgili eşiğinde can vermeleri de bu ahlakın eseriydi. Heyhat ki çok gerilerde kaldı. Ağanın eli tutulmaktadır artık ve -daha da ilginci- ağalar el tutmayı ağalık saymaya başlamışlardır.
Çevrenize bir bakınız; biz hangi ahlaka sahibiz? Doyduğumuz zaman bile hâlâ aç gibi davranırken, tüketebileceğimizden ziyade servetimiz var iken hâlâ kazanma hırsıyla yanıp tutuşurken, adeta içtikçe susar, tükettikçe acıkırken, biz hangi ahlaka sahibiz? Sanat gibi, kültür gibi, düşünce ve irfan gibi, kimlik ve tarih gibi, din ve töre gibi, adalet ve iyilik gibi mevhibeleri ahlaki ve vicdani değerler arasında saymayanlar ve yazık ki bunları önemsemediğimiz için verme ahlakını içselleştiremeyenler biz değil miyiz?
Bizi bir zamanlar yüksek bir toplum olarak abide misali inşa ve mamur eden bu değerlerimize ne oldu? İçinizi yoklayın, kalbinizde bunlara dair küçük bir kıpırtı var ise siz o cevheri hâlâ taşıyorsunuz demektir. Bu da bize söz konusu ihtişamlı abidenin tuğlalarının yerli yerinde durduğunu müjdeler. Ne var ki o abideyi bina edecek bir sevgi harcına da ihtiyaç vardır. Tuğlaları üst üste veya yan yana koyarak bina kuramayacağımıza göre şimdi gönüllerdeki sevgi harcıyla o binayı yeniden yapma zamanıdır. Yoksa sevgi harcı olmadığı için ekseninden oynamış tuğlalar her fırtınada dökülmeye devam edecek, bir medeniyete, bir kimliğe mensup olduğumuzu unutarak bireysel kaderlere mahkum ömürler sürmeye devam edeceğiz. Gelin, o harcı karalım ve toplum olduğumuzu hatırlayalım!..
Gelin canımızı canan için sevelim ki biz bu cihana bir Sevgili’ye kul yazılmaya geldik!..
İskender PALA / Zaman
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Salı, 06 Nisan 2010, 12:30 tarihinde Alıntılar kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
“Dindar bir insan yetiştirmek!” denilince, her yerde aynı klasik süreç takip ediliyor. “Allah bir!” demeye alıştırılır çocuklar. Sonra Kur’an alfabesi öğretilir. Namaz sureleri, Yasin, Tebareke ve Amme cüzleri ezberletilir. Özellikle Hafız olmasını sağlayabilmişse aile, en büyük başarı elde etmiş olmanın mutluluğunu yaşar. ..
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....













