Köşe yazılarımdan sonra mail adresime bolca eleştiri ve yorum mailleri gelir. Hepsini tek tek okumaya çalışırım. Zamanım oldukça kısa da olsa cevap veririm. Ancak bu sefer mail adresime gelen mektup çok dikkatimi çekti. İtfaiyede, yangın müdahale ekibinde çalışan bir itfaiyeciden gelmişti mail. Öğretmenlerin toplumsal sorumluluklarını hatırlatmak için kaleme aldığım “Öğretmenler komutasında insan yetiştirme savaşı başlıyor” başlıklı yazımı okuyan bir itfaiyeci, yazının altında ki bazı okuyucu yorumlarından etkilenerek duygularını benimle paylaşmış.
Yazımla ilgili yapılan yorumlarda meslektaşlarım genelde şartların zorluğu ve imkansızlığına vurgu yaparak, benim yazdıklarımın biraz hayal ürünü olduğunu ima ediyorlardı. Aldığım maillerde de benzer tepkiler vardı. Açıkçası ben buna hiç şaşırmadım. Tamamen haksız değildi eleştiriler. Ancak büyük bir kısmına katılmıyorum. Zaten o yorumları yapan meslektaşlarım gibi düşünsem bu tarz yazılar kaleme almazdım.
* * * * * *
Gelelim itfaiyeci arkadaşın mektubuna;
Sevgili Hocam!
Uzun zamandır köşe yazılarınızı ilgi ve merakla okuyorum. Birçok yazınızın çıktısını alıp işyerinde panoya asıyorum. Bir kopyasını da eve götürüp eşime okuyorum. Çocuk eğitimi ve kendini yetiştirme konusunda yazdıklarınız aile hayatımızda ve çocuklarımızla olan ilişkilerimizde çok büyük mesafeler almamıza vesile oldu. Allah razı olsun!
Öğretmenler için yazdığınız “Öğretmenler komutasında insan yetiştirme savaşı başlıyor…” başlıklı yazınızı okudum. En büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ama nasip değilmiş. Yazınıza yapılan yorumları okuyunca, önce kendi çocuklarım geldi aklıma. Evlatlarımı teslim ettiğim öğretmenlerin çok daha iyi şartlarda çalışma imkanına sahip olmasını elbette isterdim. Daha iyi fiziki imkanlar, daha yüksek maaş şartları olsaydı keşke. Ama maalesef ülkemizin acı gerçeklerinden birisi de bu.
Sonra kendi mesleğim geldi aklıma. Yangınlara müdahale ediyoruz. Ateşin içine atıyoruz kendimizi. Başka insanların canını kurtarmak için canımızı tehlikeye atıyoruz. Bizim de maşlarımız çok yüksek değil. Maaşımız düşük diye, yangın söndürme esnasında elimizden geleni yapma konusunda, ihmalkar davranmaya hakkımız yok ki! Bizde geçim sıkıntısı çekiyoruz. Geçim sıkıntısı çekiyoruz diye yangına müdahale etmeyelim mi?
Maaş düşük diye öğrencilerle yeterince ilgilenmeyen bir öğretmen, itfaiyeci olsaydı ne yapardı acaba? Daha az su mu sıkardı ateşe? Daha yavaş mı davranırdı? Belediye maaşımıza yeterince zam yapmıyor diye yangın müdahalesinde daha az su sıkmaya hakkımız var mı?
Biz her gün işe giderken ailelerimiz bizi “yangın olursa aman dikkat et!” diye uğurluyor. Yangın haberi duyunca, eşimiz ve çocuklarımız korku yaşıyor. İstanbul’un neresinde yangın çıkarsa çıksın ateş bizim eve de düşüyor. Hem eşlerimizin hem de çocuklarımızın yüreğine… Ya eşime / babama bir şey olursa korkusunu yaşıyorlar. Bir öğretmenin eşi ve çocukları bu korkuyu yaşıyor mu? Bizim için ölüm tehlikesi her zaman var. Öğretmenlerin var mı?
İş imkanlarının zorluğundan, okul malzemelerinin eksikliğinden bahsediyorlar. Diyelim ki bizim araçlarımız eski. Yeni araç alınmıyor diye yangına en hızlı biçimde ulaşmak için elimizden gelen gayreti göstermeyelim mi?
İdarecilerimizle aramızda sıkıntı yaşadığımız zaman yanan evi ihmal mi edelim yani? “Bırak yansın!” demeye hakkımız var mı?
Biz nasıl ki her yangına müdahale edişimizde elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak zorundaysak, bir öğretmende sınıfa girdiği zaman elinden gelenin en iyisini yapmak zorunda diye düşünüyorum. Haksız mıyım hocam?
Şartların zorluğundan şikayetçi olduğu için, işini ihmal eden bir öğretmenin evinde yangın çıksa, ben o yangını söndürmek için elimden gelenin en iyisini yapmamış olsam ve o öğretmene “Maaşım düşük. Bana ne!” desem. Acaba ne hisseder?
Bizler öğretmenlerden daha çok çalışıyoruz, daha zor şartlarda, daha ağır işleri yapıyoruz. Aldığımızdan çok daha yüksek maaşları hak ettiğimizi düşünüyoruz. Ancak hiçbir gerekçe yangın esnasında gevşek davranmamıza bahane gösterilemez.
Aynı şeyin öğretmenler için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Hangi şartlarda olursa olsun, hangi işi yapıyorsak, hepimiz elimizden gelenin en iyisini yapmak zorundayız.
Bizim ihmalkarlığımız belki bir evin yada en fazla bir mahallenin yok olmasına sebep olur. Ülkemizin geleceği olan çocuklarımızın eğitimini üstlenen bir öğretmenin ihmali, sadece bir ev yada mahalleyi değil, ülkenin geleceğini olumsuz etkilemez mi?
* * * * * *
İtfaiyecinin mailini okuyunca “Keşke öğretmen olabilseydi!” diye düşündüm. Sonra da Tolstoy’un hikayesi geldi aklıma.
Tolstoy’un anlattığı hikayede ki İvan, yanıp kül olmuş evi ve samanlığının karşısında duruyor ve, “Keşke evi yakan komşumun peşine düşeceğime, o ilk saman demetini çatıdan çıkartıp söndürmek için uğraşsaydım!” diyor.
Hikayede, düşman gibi olan komşusu İvan’ın samanlığını ateşe veriyor. Saman demetindeki alevi gören İvan komşusunun peşine düşüyor. İvan komşusunun peşinden koşarken samanlık tamamen alev aldığı gibi alevler eve de sıçrıyor. Hata yaptığını, alevleri büyümeden söndürmesi gerektiğini anlayan İvan geri dönmek istiyor ama yorgunluktan o kadar bitkin düşüyor ki, geri dönüp alevlerle mücadele bile etmeye gücü kalmıyor.
Kıvılcımla mücadele etmek yerine, kıvılcımı yakanla mücadele etmenin bedelini hem ahırını hem de evini kaybederek çok ağır ödüyor İvan.
“İnsan enerjisini, kötülüğü yapan kişiyi cezalandırmak için harcarsa, kötülükle mücadele etmeye gücü kalmaz.”
* * * * * *
Ateşi kıvılcımken söndürmeli…
Kötüyü değil, kötülüğü yok etmeli.
İyi insanlar ancak böyle çoğalır.
Tutuşturan elle değil, kıvılcımla mücadele etmeli…
İtfaiyeci de olsak, öğretmen de olsak bu ülkenin geleceğini düşünen herkes “Elinden gelenin en iyisini yapmalı” ve “Ateşi kıvılcım iken söndürmenin” önemini anlamalı.
Yangın her tarafı sarmadan…
Sait ÇAMLICA
Eğitimci – Yazar
NOT: Okul, Kolej, Dershane, Milli Eğitim Müdürlükleri, Belediye Kültür İşleri, Parti veya Vakıflar adına seminer veya konferans vermek isteyen bazı okuyucularım bana mail atıyorlar. Fırsatım oldukça konferanslara gidiyorum. Seminer talepleriniz için bana mail yoluyla veya 0505-582 28 53 no’lu telefondan ulaşabilirsiniz.
Bu Yazıyı Yazdır
Bu yazı Pazartesi, 07 Eylül 2009, 02:12 tarihinde Yayınlanmış Yazılarım, Öğretmen & Öğrenci Hikayeleri kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
“Dindar bir insan yetiştirmek!” denilince, her yerde aynı klasik süreç takip ediliyor. “Allah bir!” demeye alıştırılır çocuklar. Sonra Kur’an alfabesi öğretilir. Namaz sureleri, Yasin, Tebareke ve Amme cüzleri ezberletilir. Özellikle Hafız olmasını sağlayabilmişse aile, en büyük başarı elde etmiş olmanın mutluluğunu yaşar. ..
Çocuk ve Din konusunu işlemeye çalıştığım bu kitabıma, “Allah Çocuk Yakmaz!” adını vermek zorunda hissettim kendimi. Hem kendi yetişme sürecimde hem de çevremde ki birçok dindar insanın, en büyük sıkıntılarından birisinin bu olduğunu gözlemledim. Sevdirerek değil, korkutarak din anlatma hatası yapıldı yıllarca. Rahman ve Rahim olan Allah (cc), “Allah (cc) cayır cayır yakacak!” diye anlatıldı çocuklara...
“Çocuk ve Şiddet” konusu, çocuk merkezli değil, çocuğun çevresi merkezli incelenmesi gereken bir konudur. Sorunları gördüğümüz zaman, “Nerde bu Devlet?” demeyi çok seven bir milletiz. “Çocuk ve Şiddet” konusu bir “Devlet” sorunu değil, “Evlat” sorunudur. Sorunun sebebi Devlet değil, ailedir. Her şeyin temeli ailede başlar. Şiddetin tohumunun ailede döllendiğini unutmamalıyız.....
Bu kitap bir “iman” sorgulama kitabı değildir. İnançlı bir insanın stres karşısında ki tutumunu sorgulamak için yapılmış bir çalışmadır. “İmtihan Dünyası” cümlesini defalarca kullandığı halde, ilaç kullanmadan duramayan insanların, hayata bakışlarında ki çelişkiyi anlatmak için kaleme alınmış bir kitaptır. Hayat yolunda hepimiz sıkıntılar yaşarız. Tüm bu sıkıntıların hayatın...
İlkokul sıralarında “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusuyla karşılaşırız hep. Öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar veririz. İlkokul yıllarında en büyük hayalim öğretmen olmaktı. Ortaokul ve lise yıllarımda rüyalarımda bile öğretmen olmanın hayalini görüyordum. Okulun en çalışkan öğrencilerinden biriydim. Tüm öğretmenlerim alacağım puanla öğretmenliğe değil, mühendislik veya doktorluğa gitmemi söylüyorlardı...
Yirmi beşli yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak, birazcık ölmektir. Yaşıyor musunuz? İnsan nasıl bir varlıktır? Hayvandan ayrılan özelliği nedir? Bu dünyaya niçin gelmiştir insan? Yaşamak nedir? Şu sokaklarda koşuşan insanlar nereye gider? Nereden geliyorlar telaşlı telaşlı?...
Yaralar yazıya dönüştü Bende bir yumurta var, sende de bir yumurta var. Eğer sen bana bir yumurta verir, bende sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Sende bir bilgi var, bende de bir bilgi var.Ben sana bir bilgi verirsem, sen de bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur. Konfüçyüs, bilginin paylaşarak eksilmeyen...
Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya bizim ektiklerimizdendir yada biçmediklerimizden. Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz melekten başka neye benzetilebilir ki? Çocukları gülerken dikkatle seyrettiniz mi hiç? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar....













